KÂHTA’DA UÇUŞAN PARALAR

MAZİYE YOLCULUKLAR – 128

                                              

 

           

Çocukluğumda yaşadığım, unutamadığım ve yanıtını da bulamadığım üç olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hamamın üst tarafı eskiden ceza eviydi.

Sonra garaj oldu. Bir ara sebze haliydi.

 

Babamın demirci dükkânı garaja yakındı.

Dükkânın çevresi oyun alanımızdı.  Boş zamanlarımızda bu alanda oynardık. Garaj da oyun alanımızın içindeydi…

 

Garajda çalışanlardan biri Simsar Hasan’dı. Efendi bir insandı. Kendisini sever sayardık.

Bir ilkbahar mevsimiydi. Günlerden cumartesiydi.

Biz çocuklar, ikindi zamanı oyun oynuyorduk…

Simsar Hasanın elinde bir bez torba vardı…

 

Güler yüzle ve tatlı bir dille bizi çağırdı:

— Gelin çocuklar. Karşıma dizilin.

Koştuk. Simsar Hasan’ın karşısına dizildik.  Elini torbanın içine daldırdı. Torbadan çıkardığı kâğıt paraları, düğünlerde gelinin üzerine atılan şekerler gibi üstümüze fırlattı.

Uçuşan paraları toplamaya çalışırken, bugün bile hâla kulağımda olan şu sözleri üst üste tekrarlıyordu:

— Ağa’mın paraları, Hatun’umun paraları,  tedavülden kalkan paralar bunlar…

 

            Torba boşaldı.  Hepimizin cepleri ve elleri deste deste paralarla dolmuştu.

Çok sevinçliydik. Zengin olduk diye bağırırken, oradaki büyüklerimizden paraların geçersiz olduğunu, sürümden kalktığını öğrendik.

 

            Ağa çoktan vefat etmişti.

Ağanın eşi, paraları Simsar Hasan’a vermişti.

            Bir torba kâğıt para tedavülden kalkmadan önce neden değiştirilmemişti?

O günden bugüne dek düşündüm. 

Hala çözemedim…

 

Babamın demirci dükkânına, kasaplardan alınan hayvanların kelleleri ve ayakları temizlensin diye getirilirdi…

Ben her sabah babamla sabah namazına gider, namazdan sonra dükkânı açardık.

Gelen kelleleri üter (temizler) okul harçlığımı çıkarırdım.

İş bitince koşarak eve giderdim. Elimi yüzümü yıkar, siyah önlüğümü giyer, okulun yoluna düşerdim…

 

            Bir sabah Ağa iki kelle gönderdi.  

Babam çok güzel temizlemem için beni uyardı…

            Kelleleri özenle temizledim. Pırıl pırıl parlıyorlardı.

Neden mi o kadar özendim?

Elbette Ağa beğensin, çok para versin diye o kadar emek verdim. Babam kelleleri Ağanın evine götürmemi istedi. 

Sonra da uyardı:

— Ağa para vermezse sakın isteme. Ayıp olur.

 

Okula az zaman kalmıştı. Kelleleri aldım. Ağanın evine koştum.

Yolda hesap yapıyordum “Tanesi 50 kuruştan iki kelle 100 kuruş eder. Bir Ağa için yüz kuruş nedir? Çok çok para verir” diye umutla kapıyı çaldım. 

Ağa avludaydı. Kelleleri verdim. 

Eline aldı. İnceledi:

            — Aferin çok güzel temizlemişsin.  Al sana 25 kuruş.

 

          Umutlarım yıkıldı.

Hakkım olan 100 kuruşun üstünde para beklerken 25 kuruş alınır mı?

            — Babam para alma dedi, dedim.

            Kapıdan çıktıktan sonra ağladım.

Dükkâna gitmedim. Koşarak eve, oradan okula harçlıksız gittim.

 

            O günden bugüne kadar hep düşünmüşümdür:

— Torbayla kâğıt paraları olan bir Ağa, neden iki kelleye 25 kuruş teklif etti?  

Hâla çözemedim.

                                              

1952 yılında yaşanan bir olayı babam bize aktarmıştı.

Ali Çap isimli birinin ayağını kırarlar. Kâhta’da o zamanlar hastane olmadığından ve Ali Çap kimsesiz olduğu için camiye bırakırlar.

 

Babam namaz kılmak için girdiği camide acılar içinde kıvranan adamı görür. Yanına gider, konuşur. Kimsesiz olduğunu öğrenir.

Bizim eve götürür. Kırk gün bakar.

Tuvalet ihtiyacını yatakta babamın yardımıyla yapar. Babam karşılık beklemeden yardım eder…  Allah rızası için yardım eder… 

Bu gün maaş verilmezse kaç imam bedava ezan okur?

 

Ali Çap yeraltı suları konusunda uzmanmış. Babamın yaptığı iyiliklere karşılık vermek için bir öneride bulunur:

— Mustafa sen iyi insansın. Hayır yapmayı seviyorsun. Ulu caminin suyu yok. Maddi yükünü sen üstüne alırsan suyu bulur, sana yardımcı olurum.  Cami de suya kavuşur.

 

Babam öneriyi kabul eder. İyileşen Ali Çap ile babam birlikte Ulu camiye gelirler. Ali Çap’ın elinde bir asa, yere vura vura çarşının içinden yukarı doğru çıkarlar. 

Örfi’lerin dükkânının önünde durur.  Asayı birkaç kez yere vurur. Babama döner:

—Mustafa suyun gözü burasıdır.

 

İşçi tutulur. Kuyu kazılır. Dediği doğrudur, su bulunur. 

Kuyular kazılır.  Kuyular tünellerle birbirine bağlanır. Çalışma Yurdakulların kahvesinin önüne geldiğinde, babamın ekonomik gücü tükenir.

Çareler düşünür. Çözümler arar.

Halk fakirdir. Babam o kadar masraf, o kadar emek boşa gitmesin diye Ağaya gitmeye karar verir.

 

Umutla ağanın kapısını çalar:

—Ağam, camiye su getirdiğimizi biliyorsun. Az mesafe kaldı ama param bitti. Yardım edersen bu iş kısa sürede biter.  Su hayırlı bir iştir. Sen de sevap kazanırsın.

Ağa öfkelenir. Babama sertçe cevap verir:

— Bana ne caminin suyundan. Nasıl başlamışsan öyle bitir…

 

Babam boynu bükük Ağanın evinden ayrılır. Borçlanarak, kendi olanaklarıyla çeşmeyi bitirir.

Ulu Caminin çeşmesi,  Ali Çap’ın uzmanlığı, Demirci Mustafa’nın alın terinin kazancıyla hizmete girer.

Torbayla kâğıt paraları olan bir Ağa, neden cami için yapılan çeşmeye katkıda bulunmamıştır?

O günden bugüne dek düşündüm.

Hala çözemedim.

                                  

 

 

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir