MAZİYE YOLCULUKLAR – 83 – KIRK YIL OLDU MEHMET’İM

MAZİYE YOLCULUKLAR -83

 

KIRK YIL OLDU MEHMET’İM

 

            Bugün 19 EYLÜL 2009…

            Kırk yıl önce bugün aramızdan ayrıldın Mehmet’im…

            19 Eylül 1969 Cuma günü kiralık katillerin silahından çıkan bir kurşunla kalbinden vuruldun…

            21 yaşında, İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Işık Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nun bahçesinde, saat 21.30 sıralarında yere düştün Mehmet’im…

 

            Yanında sevgili arkadaşın bebek yüzlü gerilla denen Fahri Aral vardı.

            Mermilerden korunmak için yere yattığını düşünmüş…

            Gülümsüyormuşsun…

            Fahri Aral seslenmiş:

—Kalk Mehmet!

Kalkmamışsın…

Dikkatli baktığında vurulduğunu anlamış…

 

Arkadaşların seni hastaneye götürmüşler…

Yaralı kalbine bakacak doktor aramışlar…

Bir saat o yarayla hastane koridorunda ölüme direnmişsin…

 

Yaşamak direnmektir, demişsin Mehmet’im…

Yaşamak direnmektir…

Fidan gibi boyunla, mangal gibi yüreğinle kahpe kurşununa yenik düşmüşsün…

 

Hazine kenelerinin tuttuğu kiralık katiller amaçlarına ulaşmışlar…

Güzelim gözlerin kapanmış…

Kan kaybeden bedenin, gül yüzün sararmış…

 

O gün Adıyaman’ın Besni ilçesindeydim…

17 yaşında Öğretmen Okulu öğrencisiydim…

Hem okuyor hem de Güney Ekspres gazetesinde çalışıyordum…

Ölüm haberini Kâhta’daki annemize, babamıza vermişler…

 

Ben vurulduğunu duymamıştım…

Kara haber önce Kâhta’ya kavuşmuştu…

Hamit Evci Ağabey, çalıştığım gazeteyi aramış… 

Ölüm haberini gazetenin sahibi Şekip Önder’e bildirmiş.

 

Besni’ye gelmiştin… Çalıştığım gazetenin sahibi Şekip Önder ve diğer arkadaşlarla sabaha kadar Türkiye ve dünya sorunları üzerine konuşmuştunuz…

Şekip Önder üzgün bir şekilde beni yanına çağırdı:

— Mahmut, Kâhta’dan telefon geldi. Seni çağırıyorlar.

 

            Mehmet’im, seninle ilgili hiçbir şey aklıma gelmedi…

Annemize, babamıza bir şey olmuş, diye korktum…

            Şekip Önder’e yalvardım:

—Anneme, babama bir şey mi oldu? Yalvarıyorum benden bir şey gizleme…

Sararmış yüzüyle gözlerime baktı:

—Baban hastaymış. Biraz rahatsızlanmış.

            İnanmadım Mehmet’im… Bu haberde ölüm vardı… Senin ölüm haberin olacağı aklımın ucundan bile geçmedi…

 

Gelen ilk arabaya binmek için Adıyaman’a giden yolun başına kadar koştum.

Çok geçmeden bir yarım otobüs geldi. Durdurdum… Arka kapısı açıldı. Bindim.

Oturacak boş yer yoktu.  Ayakta yolculuk yapıyordum.

Şambayat beldesine yaklaştığımızda, bir yolcu cebinden Hürriyet gazetesi çıkardı. Manşetlere bakıyordu.

 

Okuma merakımdan ben de başlıklara baktım. “Orman Fakültesi Öğrencisi Öldürüldü” diye manşet atmışlardı.

Basılan resim senin resmindi… Gazeteyi sahibinden istedim.

Resmin altında “Mehmet Cantekin” yazıyordu.

Haberi okudum. Sen vurulmuştun. Sen bir yıldız gibi kaymıştın…

 

Sen son yolculuğunda, güneşe yolculuğunda bize beyaz mendil sallıyordun… Gazete seni manşet yapmıştı…

Yıkıldım Mehmet’im. Ağlamadım. Kimse gözyaşımı görmedi.

 

Adıyaman’da yolcular inerken, ben de zar zor indim.

Kâhta’ya bilet aldım. Kâhtalı yolcular bana bakıyorlardı. Birbirlerine beni gösteriyorlardı… “Küçük kardeşi” diyorlardı…

Herkes ölüm haberini duymuş, bir ben duymamışım Mehmet’im…

 

            Benim adım Mahmut değil gurbet konmalıymış…  

Ortaokul ikinci sınıftan beri gurbetteyim… Çilem de hiç bitmedi…

Soyadımı da çilekeş yapmalıyım…

 

            Kâhta’ya giderken, Bırcık çayına varmadan yüzlerce defa geçtiğin düzlükte tabutun içinde son kez geçiyordun…

Taksiyi durdurdum…

Taksinin içinde arkadaşların Mahmut Kılıç, Aziz Yılmaz ve Abdurrahman Ekmekçi vardı. Sarıldık.

 

Ben de taksiye bindim. Tabutunu okşayarak sessizce seninle konuştum… Keraş köyü yol ayrımına kadar sohbetim devam etti…

Konuşan yüreğimi yaralı yüreğin duyuyordu…

 

            Keraş yol ayırımına kadar, yüzlerce Kâhtalı seni karşılamaya gelmişti… Tabutunu taksiden çıkarıp omuzlarına aldılar…

Cami mahallesindeki baba evine kadar omuzlarında taşıdılar…

            Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği caddelerden, sokaklardan gözyaşları içinde son kez geçiyordun…

 

            Annen ve kardeşlerin saçlarını yoluyorlardı…

            Zulmün katmerlisini görmüş, bir buçuk yaşında yetim ve kimsesiz bırakılmış babamız, hüzünlü bir dağ gibi tabutunun arkasında yürüyordu… Gözyaşlarını içine akıtıyordu…

Acısını çelikten bir sabırla örtüyordu…

Çektiği acılarını bizimle bile paylaşmamış olan babamız, yine sessizliğe bürünmüştü… Ağzını bıçak açmıyordu…

 

            Ben de ağlamıyordum… Yufka yürekli Mahmut’un, sen omuzlardayken kendi kendine yeminler ediyordu… Küçücük yüreğim isyan bayrağını dalgalandırıyordu…

            Tabutunu senin odanın kapısının önüne koydular…

            Annemiz, son kez yüzünü görmek için tabutun tahtalarını tırnaklarıyla söktü…

            Tabutun tahtalarının içinde sacdan bir tabut daha vardı. Onun kapağını da tırnaklarıyla kaldırdı…

 

            Annemiz yüzüne baktı. Ben de son kez yüzüne baktım.

Uyuyordun… Görevini yerine getirmiş insanların huzurlu yüz ifadesi vardı o gül yüzünde…

            İçim kan ağlıyordu…

İçimde fırtınalar kopuyordu…

Artık 17 yaşındaki çocuk değildim… Ben çocuk değildim… Ben, bir başka ben olmuştum…

 

            O gece evimizde seninle birlikte son geceyi baş başa geçirmek istedik… Annemiz, tabutuna sarılarak nazlı bedenini koklamak istiyordu…

Seninle konuşmak istiyordu… Seninle dertleşmek istiyordu…

Sevdalısı olduğun Kâhta’da son kez güneşin batışını ve doğuşunu kendi evinde görmeni istiyordu…

 

            Kalabalıktan evin yıkılma tehlikesi oldu.  

Komşu damlarda kalabalık o kadar çoktu ki komşu evlerin yıkılma tehlikesi doğdu…

İnsanlardan, seni ve aileni sevenlerden sokakta iğne atsan yere düşmezdi…

            Büyüklerimiz cenazenin bugün kalkması gerektiğini söylediler…

Annemizin bütün ısrarına rağmen o gün seni doğduğun toprağa emanet ettik…

 

            Kâhtalıların çok büyük bir çoğunluğu insanlığını, güzelliğini gösterdi…

Acımızı paylaşıp bize destek verdiler…

Bizimle birlikte ağladılar…

Yasını tuttular…

 

            Ak kefen içinde toprağına geri döndün Mehmet’im…

            Gazeteler günlerce senin hakkında haber yaptılar…

            Köşe yazarları seni anlattılar…

            Şairler şiir yazdı…

            Ozanlar beste yaptı…

            Dergilerde, kitaplarda sen anlatıldın…

 

Fahri Aral arkadaşın, senin üniversite günlerini gazetelere yazdı:        

            “Sonraları eylem büyüdü, bizler büyüdük. Mehmet’te büyüdü. Boyu daha da uzamıştı, artık bıyıklarını dilediği gibi kıvırabiliyordu. Miting alanları, fabrika önleri, işçiler, köylüler her şeyden daha sıcaktı, daha candı Mehmet Cantekin için.”

 

Fahri Aral arkadaşın, heyecanını anlattı:

“Orman muhafızları sendikasının Bursa’da yapılan kongresine katılmıştı. Orada orman fakülteli bir devrimci olarak kendisini nasıl karşıladıklarını gözleri ışıl ışıl yanarak anlatıyordu.”

 

            Fahri Aral arkadaşın, senin Kâhta’ya sevdanı anlattı:

“Dostluğumuz daha da derinleşmişti. Her gün mutlaka beni bulur, konuşur tartışırdık. Arada bir hüzünlenir, DOĞDUĞU YERİ KÂHTA’YI DÜŞÜNÜRDÜ. Kâhta’da kucak dolusu sevgi, kucak dolusu iyilik ve dürüstlük bırakarak gelmişti buralara. Yoksulluğun ne olduğunu bilerek savaşıyordu. Ezilmişliği dile getirirken sözleri alevleşir, hep şiir düğümlenirdi boğazına.”
 
Fahri Aral arkadaşın edebiyata olan ilgini anlattı:
“Nazım’dı. Ahmet Arif’ti sevdikleri.
 
Gün ola, devran döne, umut yetişe
Dağlarının dağlarının ardından
Değil öyle yoksulluklar, hasretler
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı bile yalnız…
Sıkıysa yağmasın yağmur,
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ
Bu yürek ne güne vurur…
 
 
Lorca’yı da düşürmezdi dilinden. Onun yaşamını sevmişti derinden. Kendisinin de Lorca gibi faşist kurşunlarıyla öleceğini nereden bilebilirdi?”

           

Fahri Aral arkadaşın, emperyalizme karşı mücadele eden halklara, Vietnam halkına ve önderine karşı olan ilgini anlattı:
Biz de Ho Gibi Ölebilsek!
Devrimci yüreği bütün kavgalara açıktı Mehmet’in. Halk savaşçıları için kendince ağıtlar dizer, yüceltirdi onları ve savaşlarını. Ho amca öldüğü zaman evine gitmiştim. Duvarda Ho Amca’nın dergiden kesilmiş bir resmi vardı. Dalgın, dalgın bakarak: “Bizler de O’nun gibi halkının yiğit mücadelesini görerek, içimiz rahat ölebilecek miyiz?” Demişti.”

 

Fahri Aral arkadaşın, O günü anlattı:

 

“19 Eylül Cuma günü patron bütün tertibatını almıştı. Tutulan kiralık katiller önce öğrencileri okula sokmadılar. Bunun üzerine aynı akşam toplu halde binaya gelen gençlerin üzerine 250 metreden adam öldürülecek otomatik silahlarla ateş açıldı. İşte Mehmet CANTEKİN kardeşimiz bu saldırıda can verdi. Olay yerine kiralık katillerin saldırısının sona ermesinden sonra gelen polis, katiller yerine devrimci gençleri yakalamaya uğramıştı.”

 

Fahri Aral arkadaşın, kahpe kurşunlarına hedef olduğun an, yanındaymış. O anı anlattı:

 

“Son gününde yine beraberdik. İşbirlikçinin kurşunu vücudunu deldiğinde, yüzündeki tatlı gülüş henüz kaybolmamıştı. Hastaneye götürene kadar bu mücadelenin yiğit bir savaşçısının daha öleceği geçmiyordu aklımdan. Ama az sonra ölüm bir ok gibi deldi yüreklerimizi. Emperyalizme, yerli işbirlikçilerine karşı verdiğimiz mücadelede bir devrimciyi daha kaybetmiştik.”

 

Fahri Aral ve diğer arkadaşların hep senin arkadaşlığını, dostluğunu, mertliğini, yiğitliğini, mücadele azmini anlattılar…

Tuttuğun günlüğü, hakkında yazılan yazıları, haberleri, şiirleri bir dosya’da topladım… On iki Eylül fırtınası esince, bir arkadaşa emanet bıraktım… Annesi, oğlunun kitapları ile birlikte benim verdiğim dosyayı da yakmış… Senin mahalli gazetelerde çıkan yüzlerce yazını da bulup bir araya getiremedim… “Bir Güneş Battı” isimli kitap düşüm hala devam ediyor…

 

Biz seninle hep övündük, gurur duyduk…

 

Bugün 19 EYLÜL 2009…

Geçen kırk yıl daha dün gibi Mehmet’im…

Evimin salonuna, tam karşıma büyük bir resmini asmışım… Bir saniye bile sensiz kalamıyorum…

Sen ölmedin Mehmet’im…

Sen ölümsüzsün…

 

19 Eylül 1969 yılının Cuma günü hayatının en güzel çağında, yirmi bir yaşında,  kiralık katillerin kurşunu sana değil, bizim yüreğimizin ortasına değdi…

O yediğin kurşun hayatımızın akışını değiştirdi…

 

Annemiz ömrünü senin mezarında geçirdi… Geceleri mezarının üstüne uzanıp sabahlara kadar ağladı…

Babam, annemden gizli gizli mezarına gelip Kuran okudu…

Annemin üzülmesini istemiyordu…

Ben mezarında günlerce, gecelerce sabahladım…

 

Şimdi annem, babam ve sen bir arada doğduğunuz topraklarda yan yana yatıyorsunuz…

Ben yine gurbetteyim.

Kâhta’ya her gelişimde ilk durağım sizin mezarlarınız…

Huzur bulduğum, içimi döktüğüm, maziyi en iyi yaşadığım yer sizlerin son mekânınızdır…

 

Ecel kapıyı çalınca vasiyetim sizin yanınızdaki boş mezarlıkta yerimi almaktır…

Dirim hasretten yanarken, ölüm bari hasretlik çekmesin Mehmet’im…

Az kaldı biliyorum, hasretliğim bitecek…

Ben de size geliyorum…

Bana sevdiğin şairlerden yine şiirler okursun…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir