ACILAR COĞRAFYASI

MAZİDEN ESİNTİLER – 112

 

 

ACILAR COĞRAFYASI

 

            Doğduğumuz bu coğrafya, acıların en yoğun yaşandığı toprak parçalarından biridir. Osmanlı Devletini meydana getiren etnik gruplardan Türkler, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve diğer halklar çok acılar çekmişlerdir.

Aynı havayı ciğerlerine çeken, aynı çeşmeden su içen, aynı orduda omuz omuza savaşan bu insanların birbirileri ile önemli sorunları olmamıştır. Ayrı inançlardan olsalar da birbirilerine karşı saygı göstererek birlikte yaşamışlardır.

            Tarihi incelediğimizde bu insanların arasında sorun yaratanlar, bu etnik grupların önderi geçinen liderler olmuştur. İnsanları ötekileştirerek birbirine kırdırmışlardır. Halklar birbirini boğazlarken, liderler rant ve kariyer peşinde koşmuşlardır. Her boğuşmada liderler kazançlı, halklar zararlı çıkmıştır.

            Aynı tarlada çalışan ırgatların etnik kökenleri ne olursa olsun, onların birbiriyle çelişkisi olamaz. Hepsinin, alın terinin karşılığını vermeyen derebeyi ile ortak çelişkisi olabilir. Irgatların kökeni ne olursa olsun çıkarları birdir. Hepsi kardeş sayılır. Hepsi aynı yoksulluğu yaşarlar.

            Aynı fabrikada çalışan işçilerin etnik kökenleri ne olursa olsun, onların birbiriyle çelişkisi olamaz. Hepsinin, alın terinin karşılığını vermeyen kapitalist ile ortak çelişkisi olabilir. İşçilerin kökeni ne olursa olsun çıkarları birdir. Yani emeklerinin karşılığını alamamaktır. Hepsi kardeş sayılır. Hepsi aynı yoksulluğu yaşarlar.

            “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz” sloganı temelsiz bir slogan değildir. Dünyanın her yerinde emekçilerin sorunları benzerdir, ortaktır.

Kimi emekçiler, yaşadıkları ülkede verdikleri mücadelelerle haklarının birçoğunu elde etmişlerdir.

Bazı ülkelerde işçilerin örgütlenmeleri iyi olmadığı için haklarını elde edememişlerdir.

            Bütün insanların dini inançları aynı değildir.  

Her coğrafyada farklı dini inançlar hâkim olmuştur. Bazı coğrafyalarda farklı inançlar bir arada bulunur.

Biz Allah’a inanıyorsak, şunu çok iyi bilmemiz gerekir: Dini liderlere değil, Allah’a hesap veririz.

Ahiret’te hesap vereceğimiz imam, papaz, haham değildir…  Allah’tır.

Bu dünyada kimse kendi inançlarını başkasına zorla kabul ettiremez. Kendi inançları için başkasına cehennem hayatı yaşatmaya hakkı yoktur.

            Bazı dini liderler, aynı dine inanan başka cemaat mensuplarını ya da diğer dinlere inanan insanları düşman göstererek, insanları birbirine kırdırmaktadırlar. Dünyada aynı dine inanan insanlar, ayrı mezheplerde oldukları için birbirilerini kırmaktadırlar… Farklılıklar, çatışmalara sebep olmaktadır.

Ben bütün bu çatışmaları anlamsız buluyorum. Hesap vereceğimiz ve bizden hesap soracak olan Allah’tır.  

Taşnak partisi ile İttihatçılar İkinci Meşrutiyet’te işbirliği yaparlar. Zaferi birlikte kutlarlar. Arkadaşlıkları 1914 yılına kadar sürer.

Taşnak partisinin Erzurum’daki kongresine İttihatçılardan üç önemli lider katılır. Ermenileri Taşnak önderliğinde savaşa katılmaya çağırırlar. İttihatçılar, Taşnakların Rusya’ya karşı savaşmalarını ister.

Taşnaklar, bizim çoğu insanımız Ruslarla sınır bölgelerinde yaşıyor. Biz bu savaşa girersek, Ruslar bizi ezer geçer. Biz taraf olamayız, derler. Bunun üzerine Taşnaklarla İttihatçıların arası bozulur.

Almanlar ve onların uşaklığını yapan İttihat ve Terakki Partili ırkçılar, Ermenileri saf dışı bırakmak isterler. Osmanlı ordusunun bir numaralı komutanı Alman’dır. Bu gerçeği bilmek lazımdır. Ermenilerin tehcirini planlamaya başlarlar. Fikir babaları Türkçü Ziya Gökalp ( Ki Zaza’dır) Talat Paşa ve Teşkilat-i Mahsusa’nın yönetici kadrosu ırkçılardır. Bunun sonucu Taşnakların bir kısmı Ruslarla işbirliği yaparlar.

Maraş, Sivas, Samsun, Yozgat, Amasya, Kastamonu, İstanbul, Harput, Malatya, Adıyaman, Kâhta, Diyarbakır, Kayseri ve onlarca bölgenin Ermenilerinin Ruslarla bir işbirliği yoktur.

Ermeni gençler, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordusunda silâhaltına alınırlar. Tehcir başlayınca Ermeni askerlerin silahları toplanır. Bu askerler “Amale Taburuna” alınırlar. Yarı aç, yarı tok çalıştırılırlar. Çoğu ağır işten dolayı ölürler. Kalanlar da grup grup öldürülür…

Sınır bölgesine yakın olan Ermenilerin küçük bir bölümü Ruslarla işbirliği yapar. Bunlardan dört tabur kurulur. İsyan etti denen Ermeniler bunlardır.

Taşnak partisinin yarısından fazlası Ruslarla işbirliğine karşı çıkar. Talat Paşa ile işbirliği yaparlar. 24 Nisan’da isyanla ilişkisi olmayan, çoğu da Talat Paşanın yakın arkadaşı olan İstanbul’da yaşayan aydın, din adamı ve Ermeni önderleri durumunda olan 234 kişi sürgüne gönderilir. Bir kısmı Cezaevinden çıkarılmış katillerden oluşan Teşkilatı Mahsusa yönetimindeki çeteler tarafından öldürülürler.

24 Nisandan hemen sonra 1915 yılının 27 Mayıs günü, Tehcir kanunu uygulanır. Bu emre uymayan kaymakamlar, valiler görevden alınırlar. Bir kısmı bu vahşete alet olmadığı için öldürülür.

Konya’daki Ermenileri Vali ve Şeyhler kurtarır. Kütahya’daki Ermenileri Diyarbakırlı vali Faik Ali kurtarır.

Kimi Kürt ve Türk Müslümanlar bu vicdansızlığı kabul etmezler. Ermeni komşularını saklarlar. Adıyaman’da ve çoğu bölgelerde vicdansız fırsatçılar, jandarmanın tahriki ile çoluk çocuk demeden Ermenileri, Süryanileri, Keldanileri ve diğer gayrimüslimleri öldürürler.

Kâhta’nın köylerinde, Ermenileri öldürmekle övünenler var.  Fırat’a yakın köylerde yaşayanlara gidin sorun. İçlerinden bazıları, dedelerinin Ermenileri diri diri Fırat Nehrine nasıl attıklarını size anlatırlar.

Canlı tanıklardan ve sanıklardan dinleyebilirsiniz…

Bazı insanlar çocukları, kadınları diri diri Fırat Nehrine nasıl attıklarını anlatıyorlar. Bununla övünüyorlar…  Bunu tüm Kâhtalılar bilir.

Hacı Bedir Ağanın “ağalar birbirinin talanlarını götürürler” sözü doğrudur.    Ermeni kafilesini soyan bir ağanın adamları, aldıkları altınları bir yere saklarlar. Diğer ağanın çetesi Ermeni kafilesini soymaya giderken, diğer çetenin sakladıkları altın torbalarını görürler. On torba altını çalarlar. Bu iki ağa bu talan yüzünden birbirinden çok adam öldürürler. Kâhtalı ihtiyarlara sorarsanız, Adıyaman bölgesindeki bu ağaların kim olduklarını size anlatırlar.

Hangi ağanın Ermeni köylerini, kendi üzerlerine tapu ettiğini ihtiyarlardan öğrenebilirsiniz.

İttihatçılar, 1913 yılında Ege köylerindeki Rumlara da benzer bir oyun oynamışlar.

Teşkilat-i Mahsusa yöneticileri, cezaevinde yatan azılı katilleri çıkarırlar. O azılı katillerden 100–200 kişilik çeteler kurarlar. Bu çeteleri, gece karanlığında Rum köylerine saldırtırlar. Köylerini basıp yakarak, ileri gelenlerini öldürterek kadın ve kızlara tecavüz ederek canlarından bezdirirler. Bu baskı şiddet sonuç vermeye başlar… 150 bin Rum köylerini terk etmek zorunda kalır.

Günümüzde, Jitem PKK’lı itirafçıları cezaevinden çıkardı. Jitem’in bu itirafçıları nasıl kullandığını, artık mahkemeler verdikleri kararlarla açığa çıkardılar.

Varlık vergisi ile de birçok Rum bu topraklardan göç etmek zorunda kalmıştır.

1955 yılı 6–7 Eylül’ünde yaşanan olaylarda da Rumlar ve diğer gayrimüslimlere son darbe vurulur. Çoğu binlerce yıldır yaşadığı bu topraklardan, gözü yaşlı bir halde ayrılırlar.

Bu konular şimdiye kadar fazla gündeme getirilmedi. Üstü örtülmeye çalışıldı. Bazı aydınlar bu konulara birazcık değinmeye çalışınca karşılarına çeşitli yasalar çıkarıldı. Tehdit edildiler… Gerçeği söyleyen ve yazan aydınlar vatan hainliği ile suçlandılar…

Az sayıda aydınımız, bu yaşananları yeni yazmaya başladılar. Bu konuları belgelerle açıklayan birçok yazar, kitaplar yayınlamaya başladılar…

Kürtler de sürgün edilmiştir. İç Anadolu’ya, Trakya’ya gönderilmişlerdir… Yaşadığı bölgelerden alınarak ayrı illere, ilçelere ve köylere dağıtılmışlardır… Amaç asimilasyondur…

 

Gayri Müslimlerin sürülmelerindeki amaç,  kendilerinden zengin olan bu insanların mallarına el koymaktır.

1915 yılında Bursa’da bulunan 20 fabrikadan 16’sı Ermenilere, üçü Yahudilere, biri de Türklere aittir. O günlerde bu ülkenin ekonomisini ayakta tutanlar, gayrimüslim vatandaşlardır. Teşkilat-ı Mahsusa bu durumdan rahatsızlık duymaktadır.

Türkleştirme ve talan, bu tehcirin ana sebepleridir.

Bu açıdan olayları araştırıp gerçeklerin öğrenilmesi gerekir. Yalan ezberlerin çöpe atılarak, yaşananların tarafsız bir biçimde ortaya çıkarılarak, bu topraklarda olanları bilmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Haksız olan taraf hangisi ise öğrenelim ve eleştirelim. Bir daha bu topraklarda kan ve gözyaşı olmadan kardeşçe yaşamasını öğrenelim…

Ermeni İsyanları denen olayların büyük çoğunluğu, yapılan vahşeti örtmek için uydurulmuş bahanelerdir.

Atatürk bile, 1918 yılında verdiği bir röportajda “Ermenilere yapılan alçaklıktır, vicdansızlıktır” demiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk bazı ittihatçıları en önemli görevlere getirmiş, bir kısmını da asmıştır. (İzmir suikastı ittihatçıların bir kısmını asmak için yazılmış bir senaryodur.)

Kazım Karabekir ve birçok muhalif canını zor kurtarmıştır.

Gerçekler saptırılarak bize aktarılmaktadır. Beyinlerimiz yalanlarla doldurulmaktadır. Bu ülkede yaşayan insanlara, yalanlar gerçek diye ezberletilmiştir. Ezberlerin bozulması ırkçıları rahatsız etmektedir.

Dürüst Müslüman yazarların çoğu gerçekleri yazmaya başladılar. Türbanlı yazar Hilal Kaplan, bu gerçeği yazılarında açıkça anlatmaktadır.

Bir Türk gencinin anlattıklarına kulak verelim: “Ömrünün sonuna gelmiş dedem, derin düşüncelere dalıyordu. Başka bir âlemde yaşıyordu. Dedemin bu durumunu merak etmeye başladım. Dedemin bu son yıllardaki sessiz ve düşünceli halinin sebebini öğrenmek istedim. Dedem anlatmak istemedi… Ben anlatması için ısrar ettim. Dedem şöyle, dedi: Yavrum, biz günahkârız. Yarın Allah’ın huzuruna çıkacağım. Nasıl hesap vereceğim. İttihat ve Terakki hükümetinin teşviki ile komşumuz Ermenileri öldürdük. Hepimizin eli kanlıdır. Biz suçsuz insanları öldürmenin hesabını Allah’a nasıl vereceğiz. Kanlı ellerimizle namaz kıldık. Allah, yaptığımız zulmün hepsini biliyor. Katil olduğumuzu sizden saklasak da Allah’tan saklayamayız. Bu yaptığımız zulmün ağırlığı vicdanımı kemiriyor. Biz zalimlerin emriyle kanlı katil olduk. Mallarına el koyduk. Namuslarını kirlettik. Bu yaptıklarımızın hesabını Allah’a nasıl vereceğiz. Ne diyeceğiz. Korkum, günahımdır…”

Bu vicdan muhasebesini kaç kişi kendi kendine yapıyor bilemiyoruz…

 

Günümüzde benzer oyunlar tezgâhlanmak istenmektedir…

Türklerin ve Kürtlerin bu kirli oyunu görmesi ve oyuna gelmemesi lazımdır. Böyle bir kapışma iki halka da büyük zarar verir. Ülkemizin kan gölüne dönmesi savaş ağalarından başka kimseye bir şey kazandırmaz. Güzel ülkemiz büyük zarar görür…

Dün Rumların ve Ermenilerin mallarını paylaşanlar, Kürt ve Türk ağaları ile patronlarıdır.

İki halkın yoksulları da kullanılmış ama paylaşımdan ellerine hiçbir şey geçmemiştir… Hatta bu kapışmada çoğu insan canından olmuştur…

Bu gün de savaş ağaları kazanacak diye biz birbirimizi yemeyelim. Kimsenin oyununa gelmeyelim.

Böyle bir iç savaşta iki halkın payına kan, gözyaşı düşer…

Gelin hep birlikte savaş ağalarının, ırkçıların oyununu bozalım…

Demokratik bir ülkede eşit şartlarda kardeşçe yaşamaktan daha güzel bir şey yoktur…

            Kin ve nefret körükleyen grupların maşası olmayalım…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir