MAZİYE YOLCULUKLAR – 14 – YETİM MUSTAFA BENİM BABAM

MAZİYE YOLCULUKLAR – 14

YETİM MUSTAFA BENİM BABAM

Balkan Savaşları’nda kan gövdeyi götürdü…

Irkçılık insanları insanlıktan çıkardı…

1.Dünya Savaşı öncesi ve savaş yılları, zulmün ölüm kustuğu yıllardır…

Kâhta, bu vahşetten payına düşeni aldı…

İnsanlıktan nasibini almamış bazı zevat, Kâhta’da meydanı boş buldu ve hükümetin kışkırtmasıyla kendilerine hiçbir zararı olmayan komşularını yok ettiler…

Kâhta sokaklarında boynu bükük bir kadın yürür…

Bir bebek ağlar sütü kurumuş annesinin kucağında… Bebek aç… Anne çaresiz…

Bebektir… Ne konuşmasını öğrenmiştir ne de yürümesini… Hıçkırıklar ve gözyaşları ile açlığını anlatmaya çalışır…

Annesi bilmez mi bebeğinin acıktığını?

Bilir elbet… Bilmek başka, çare üretmek başkadır…

Bir büyük acıdır çaresizlik…

İktidar, üç paşanın elinde… Paşalar Alman maşası… Almanların hatırına savaşa sürüklenir ülkemiz…

Yüz binlerce insanımız bu savaşta ölür…

Yüz binlerce insanımız yaban ellerde esirdir…

Zaten her savaşta genç insanlarımız cephelere sürülür… Çoğu gider ama geri dönmez…

Arkalarında ağıtlar yakılır:

“ Bura Yemendir,

Gülü çemendir,

Giden gelmiyor,

Acep nedendir…

Herkes gidenlerin niye dönmediklerini bilir…

Bilir ama yine de sorar: “Acep nedendir?”

İttihat ve Terakki çetesi devleti ele geçirmiştir…

Irkçıdır… Saldırgandır… Katiller çetesidir… Kendine muhalif olan cesaretli insanları suikastlarla öldürür… Halkı sindirir…

Cahillerdir… Cahiller gözü karadır… Azgındır… Vahşidir… Kan dökmekten çekinmezler…

Gözleri kan bürümüş eli kanlı katillerdir…

İttihat ve Terakki çetesi Anadolu’ya ihanet içindedir… Binlerce yıllık kültürler mozaiği Anadolu’yu, kendi ırkçı beyinlerine göre şekillendirme projesini hayata geçirirler…

Cezaevlerinden azılı katilleri çıkararak bunlardan çeteler oluştururlar…

Çeteleşmiş Kürt aşiretlerini maşa olarak kullanırlar…

Çerkez çetelerinden seri katiller yaratırlar…

Yağmacı Türk çetelerini teşvik ve tahrik ederler…

1913 yıllarında cezaevlerinde çıkardıkları katillerden oluşturdukları çeteleri Ege Bölgesindeki Rum köylerine, kasabalarına saldırtırlar…

Sevilen, sayılan Rum ileri gelenlerini öldürtürler… Kadınlara, kızlara tecavüz ederler… Mallarını yağmalarlar…

Anadolu’yu, binlerce yıllık topraklarını terke zorlarlar… Yüz binlercesi köyünü, kasabasını terk etmek zorunda kalır…

1913’te edindikleri tecrübe ile 1915’te yüz binlerce Ermeni’yi tehcir ederler…

Rumlar hal edilmiştir…

Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler hal edilmiştir…

Kürtler de hal edilmelidir…

Kürtler çoktur… Hepsi birden hal edilemezler…

Bölge bölge yok etmek gerekir…

1916 yılında altı yüz bin Kürt’ü kar boranın olduğu kış aylarında batıya sürerler…

Çoğu Konya ovasında eksi yirmi – otuz derece soğukta donar, buz adama dönerler…

Ülkemiz işgal edilir…

İttihat ve Terakki çetesi büyük paralar yanlarına alarak Alman gemisiyle kaçarlar…

İşgal ve savaş ölümdür, zulümdür, yokluktur, yoksulluktur…

Savaş dul kadınlar, öksüz çocuklardır… Kıtlıktır, kırandır… Yıkılan, viran olan yuvalardır…

Kâhta’da annesinin kucağında bir çocuk ağlar…

Babası ve iki amcası gidip dönmemiştir… Ne bilsin bebek babasının nerelerde olduğunu…

Çanakkale’de binlerce insan ölür…

Enver Paşa 90 bin askeri Sarıkamış’ta, kara kışa kurban verir…

Mevsim ölüm mevsimi… Kimin nerede, ne zaman, nasıl vurulduğunu bilen var mı?

Tek gerçek; bebek öksüz kalmıştır… Binlerce bebek gibi… Boynu bükük, aç, annesinin kucağındadır…

Bu Dünya’da payına ağlamak düşmüştür… Yıllarca ağlar bebek, kendisi ile aynı zaman dilimi içinde doğan diğer bebekler gibi…

Yıllar birbirini kovalar…

Bebeklere konuşmasını, yürümesini öğretir anneler…

Mustafa bebek konuşmaya ve yürümeye başlar…

Acılara dayanamayan annesi de zulmün kan kustuğu Dünya’ya elveda der…

Yetim Mustafa yedi yaşına geldiğinde yatılı olarak bir medreseye teslim edilir. Orada yatılı kalır. Uzun yıllar dini eğitim alır…

Mustafa bebek tüm zorluklara inat, büyür… On bir on iki yaşlarına gelir.

Eli iş tutar olunca, Adıyaman merkezde bir demirciye çırak verilir… Karın tokluğuna çalışır. Amaç zanaat öğrensin…

Askere gidene kadar o demirci dükkânında yatar kalkar.

Askerlik yaşı gelir. Yetim Mustafa’yı askere çağırırlar.

Eline sülüsünü verirler. Git derler. 25./5/l940 yılında gider, kıtasına teslim olur.

Demirci yazmışlar sülüsüne. Gittiği yerde iş ocağına verirler.

25/5/l943 yılında askerlik bitti, haydi git derler. Kâhta’ya döner…

Kılavin köyünde bir dükkân açar. Demircilik yapar. Ekmek parası çıkarmaya çalışır.

Demir ve çeliği alın teri ile sular… Emeği ile yoğurur… Demir ve çelik madenlerini kor ateşin yardımı ile pamuk gibi yumuşatır…

Beceri sahibi olmuş nasırlı elleri ile demir ve çeliğe istediği biçimi verir… O artık ustadır… (Hostadır)

Dayısı Mehmet, yetim Mustafa’ya Kâhta merkezde bir dükkân tutmasını ve burada demircilik yapmasını öğütler.

Mustafa doğduğu topraklarda, Kâhta merkezde dükkân tutar ve yerleşir.

Mustafa, yetim büyümüştür. Çalışkandır. Yokluğa, yoksulluğa direne direne bugünlere gelmiştir.

Terbiyelidir. İnsanları, hayvanları, doğayı çok sever. İnsanlara yardımcı olmaktan büyük bir zevk alır.

Her yoksul insanda kendini görür ve yardımına koşar. O yıllar zorlu yıllardır… İnsanların yüzde doksan dokuzu çaresizdir…

Mustafa insanlığı ve yardımseverliği ile kısa sürede çevre edinir. Kâhta merkezde ve köylerde çok dostu olur.

Yetim Mustafa’yı birkaç çocuğu olan bir dul kadınla evlendirirler. Dul kadın, Mustafa’yı bir kocadan çok, çocuklarını ve akrabalarını besleyen “ SAF, YETİM VE PARALI” bir esnaf görür.

Mustafa bu evlilikten bir şey anlamaz. Yuvasının yıkılmaması için verdiği mücadeleden bir sonuç elde edemez.

Mustafa ikinci bir evlilik yapar.

İkinci evlilikten sonra kendini toparlamaya başlar. Bir ev sahibi olur. Bir dükkân sahibi olur.

Bir kahvehanenin mülkiyetini alır.

Mustafa’nın çocukları olur… Çocuklarını iyi yetiştirmek için durmadan çalışır…

İlçeye ulu caminin önündeki çeşmeyi yaptırır.

Kerpiçten yapılmış aldığı kahvehaneyi yıkar. Betondan yaptırır. İnşaat biter. Sıvasını yaptırırken bir rüya görür. Rüyasında aksakallı bir ihtiyar kahvehaneden vazgeçmesini ve cami yapmasını söyler.

Uyanır. İnşaatı bitmiş on dükkânlık yeri camii yapmaya karar verir ve diyanete bağışlar.

Yaptığı camiye müftünün önerisi ile İmam atanana kadar dört ay imamlık yapar. Müftü maaş vaat etmiştir… Dört aylık maaş verilmez… Maaşını zıkkımlananlar bu Dünya’da hesap vermeden gittiler… Kul hakkının hesabı öbür Dünya’ya kaldı…

Kâhta’da Eski çarşının ortasında bulunan “Mustafa Camii Şerifi” bu yetim Mustafa’nın yaptırdığı camidir.

Yıllar geçer. Çocuklar büyür. Kâhta’daki okulları bitirirler. Kâhta dışında okumaya giderler.

Demirci Mustafa’nın masrafı artar.

Çeşme ve cami yaptığı günlerin kazancı yoktur…

Kâhta, geç de olsa dünyada ve ülkemizde teknolojinin gelişmesinden nasibini alırken, bazı zanaatların gerilemesine ve bu zanaat sahiplerinin kısmetlerinin kesilmesine sebep olur.

Zanaatkâr Mustafa, teknolojinin gelişmesinden en büyük darbeyi yiyen zanaatkârdır.

Neden?

Çünkü Mustafa artık yaşlanmıştır. Erkek çocukları dışarıda okumakta ve Mustafa’ya yardım etmek yerine yük olmaktadırlar. Hiçbirisi babalarının zanaatını sürdürmeye niyetli değildir.

Mustafa karasabanın demirini yapardı. Traktör geldi. Karasaban öldü.

Orak yapardı. Biçerdöver orağın yerini aldı.

Kırılan demir cisimlerin iki tarafını közde eriyik hale getirdikten sonra üst üste kur, çekiçle döver, kırık yeri birleştirirdi. Kaynak makinesi çıktı. Aynı kırık daha kolay ve daha az masrafla ve fazla beceriye ihtiyaç duyulmadan yapılmaya başlandı.

Demirci Mustafa kaynak makinesi almadı. Demirciler hem çoğaldılar hem de teknolojiden yararlanmaya başladılar. Kaynak makinesi ile kaynak yaptılar.

Elektrikli körük çıkınca körükçü tutulmadı. Bir işçi ücreti azaldı.

Eğenin yerini bileme çarkı aldı.

Birçok yeni alet daha demirci dükkânlarına girdi.

Her demircide bunlara ilaveten beş on çocuk vardı.

Demirci Mustafa’nın tek başına ve bu ilerlemiş yaşında demirciliği sürdürmesi olanaksızlaştı.

Bazı dostları Mustafa’ya, balyoz, çekiç sallaya sallaya gelişen kaslarından dolayı “PEHLİVAN” diyorlardı.

Yıllar PEHLİVAN’A acımamıştı. Gücünü kuvvetini alıp götürmüştü…

Teknoloji, alın teri ile sulayıp, emeği ile yoğurduğu demire şekil verme becerisine darbeyi indirmişti.

Kendisinin yaptığı birçok şeyi fabrikalarda makineler yapmaya başlamıştı.

Nerede kalaycılar? Nerede bakırcılar? Nerede semerciler? Nerede sıcak demirciler?

Birçok zanaat hızla yok oluyor.

Birçok zanaatkâr yerine yeni zanaatkârlar bırakamadan bu dünyadan göçüp gittiler.

Mustafa usta, yediği darbelerden dolayı yoksul düştü.

O bu yoksulluğun sebebi olarak işini sürdürmeyen çocuklarını suçlamadı.

Yaşlılığını ve değişen koşulları neden olarak görmedi. Gelişen koşullara ayak uyduramadı.

Teknolojinin çok güzel bir şey olduğunu kavramasına rağmen teknolojinin zanaatına vurduğu darbeye yenildi…

Uzun bir ayrılıktan, yıllar süren bir ayrılıktan sonra Kâhta’ya döndüm.

Demirci dükkâna gittim. Gözlük takmış, Kur’an okuyordu.

Beni gördü. Okuduğu ayeti bitirdikten sonra Kur’anı bez torbasının içine koydu. Ayağa kalktı. Ellerine sarıldım. Beni kendisine doğru çekti. Öptü. Öylece bir süre kaldık. Yıllarca uzak düşmenin hasreti ile ayrılamıyorduk…

İkimizin de gözünden damla damla yaşlar boşaldı. Yavaşça tahta iskemlelere çöktük.

Sohbete başladık. O sohbette şu sözleri hala kulağımda:

— Allah’ım! Sen beni yoksul düşürdün. Sen beni yoklukla açlıkla deniyorsun. Mustafa kulum aç kalırsa, yoksul düşerse, bana isyan eder mi diyorsun? Allah’ım ben sana isyan eder miyim? Sen beni açlıktan öldürsen de sana karşı gelir miyim? Yirmi bir yaşındaki mühendis olacak oğlum Mehmet’i aldın. Sana isyan etmedim. Onun küçüğü Mahmut’u işkencelerde, zalimlerin zindanlarında çürüttün. Sana isyan etmedim. Ahmet’imi dilini huyunu bilmez yaban diyarlara gönderdin. Beni O’na hasret bıraktın. Yine sana isyan etmedim. Allah’ım sen beni deniyorsun. Dene Allah’ım dene! Ne yaparsan yap, sana isyan etmem…

Sen büyüksün Allah’ım… YA SABIR YA ALLAH!

1990 yılında, tahminen 76–77 yaşlarında namazdan gelirken yorulur, dinlenmek için bir esnafın önüne oturur. Başı döner, oturduğu iskemleden düşer. Kaldırırlar. Eve götürürler.

Birkaç gün sonra sefasını görmediği, çilesini katmer katmer tattığı bu dünyadan ayrıldı.

Kâhta mezarlığında yirmi bir yaşındaki oğlu Mehmet ve eşi Adile ile yan yana yatmaktadır.

Dünya malı için birbirini inciten hemşerilerine “boşuna birbirinizi incitmeyin, sizin de son durağınız kara topraktır” dediğini her mezarını ziyaret ettiğimde duymaktayım.

Yetim Mustafa’m! Benim babam! Güzel Kâhtalım! Mangal yüreklim! Pehlivanım! Melekler kadar saf, iyi huylu, dürüst, yardımsever güzel insan!

Adam gibi adam!

Sana selam olsun… Seni unutmadım… Dostların seni unutmadı… Güzel Kâhtalılar seni insanlığınla anıyorlar…

Senin adına hepsine teşekkür ediyorum… Saygılarımı sunuyorum…

Senin yanında yatan güzel Kâhtalılara selam olsun…

Bu dünya’daki ve o dünya’daki dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun, tüm iyi insanlara selam olsun…

İnsanlara dini, dili, ırkı, cinsiyeti yüzünden acı çektirenlere, kin nefret kusan bütün zalimlere lanet olsun…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir