MAZİYE YOLCULUKLAR – 209 / RUHİ BEYİN KIBRIS ANILARI

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 209

RUHİ BEYİN KIBRIS ANILARI

Devlet memuru olarak otuz sekiz yıl çalıştıktan sonra emekli olmuş, orta boylu, ak saçlı, efendi, dürüst ve çalışkan yeni bir komşum var: Ruhi Gürbüz İPEK.

Sohbetlerimizde Ruhi Beyden çok şeyler öğreniyorum. Kıbrıs anıları çok ilginç ve ders vericidir.

Devletin 1900 yıllarından günümüze kadar göçmen politikasının aynen devam ettiğini duyunca şaşırmadım.

Bu günlerde Ertuğrul Aladağ’ın birkaç kitabını okudum. Muğla’da sürgüne gönderilen Rumların evlerine Girit’ten, Bulgaristan’dan, Yugoslavya’dan ve diğer ülkelerden getirilen Türkçe bilmeyen Müslümanların hikâyelerini anlatıyor…

Daha önce öldürülen ve sürgün edilen Ermenilerin evlerine yerleştirilen dışarıdan getirilen Müslümanların hikâyelerini okumuştum…

Kafkasya’dan getirilen Türkçe bilmeyen Çerkezlerin ve diğer Müslüman halkların hikâyelerini okumuştum…

Anadolu’ya getirilen Müslümanlar, Osmanlının güçlü olduğu dönemde din değiştiren Hıristiyanlar. Büyük çoğunluğu Türkçe bilmezler.

Türkçe bilen Anadolu çocuğu Hıristiyanlar bu topraktan koparılıyor, onların yerine Türkçe bilmeyen diğer halklardan Müslümanlaştırılanlar Anadolu’ya getiriliyor…

Savaşlarda sorumsuzca harcanan Anadolu gençlerinin yerini alması için Müslümanlaştırılmış insanlar Anadolu’ya getirilmiş…

Anadolu’dan Kıbrıs’a 1975 yılında insanlar göç ettirilmiş.

Kıbrıs’ta yaşananları orada iki bucuk yıl görev yapan Ruhi Gürbüz İPEK Beyden size aktarayım.

Türkiye’den Kıbrıs’a insanlar niye götürülmüş?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında adanın kuzeyinde ortaya çıkan nüfus varlığını yoğun göstermek, nüfus açığını kapatmak üzere 1975 yılında Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a göçmen nakli yapıldı.

Türkiye’den Kıbrıs’a kimler götürülmüş?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Kıbrıs’a yerleştirilenler; 1974 Barış Harekâtı’nda görev alan askerler, şehitlerin yakınları, tarım ve işgücü kapsamında iskânları yapılanlar ve kendi başına gelenler Kuzey Kıbrıs’a yerleştirildiler.

Hangi bölgelerden insanlar getirilmişti?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Çoğunluğu Karadeniz olmak üzere, Akdeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinden getirildiler.

Nasıl getirmişler:

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Özel Göçmen statüsünde Kıbrıs’a gönderilenlerin sevkiyatları kafileler halinde Devlet desteğiyle yapıldı. Bunlar önce Mersin’e buradan da gemi ile Magosa’ya getirildiler, iskân yerlerine gönderilene kadar göçmen yurtlarında ikamet ettiler. Bu işlemler gizlilik içerisinde, gece geç saatlerde yapıldı.

Kıbrıs’a yerleştirilenlere ne gibi kolaylıklar sağlandı?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Kıbrıs’a gelen bu kişilere yeni kimlik verilerek Kıbrıs vatandaşı yapılarak yurttaşlık hakları verildi. Bu kişilere muafiyet belgesi verilerek 5 yıl vergilerden muaf tutuldular. Daha sonraları bu kişilere Rumlardan kalan ev ve bahçeler dağıtıldı.

Rumların evlerini, bahçelerini, bağlarını ve topraklarını Türkiye’den getirilenlere nasıl dağıttılar?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Toprak dağıtımı için Türkiye’den, Toprak Tevzi Komisyonlarından yetişmiş uzman teknik elemanlar görevlendirildi.1976 yılında, ben de bu elemanların içinde olup, bizi önce Magosa Göçmen Yurduna verdiler. Görev bölümleri yapıldı. Beni Girne’de Tapu Müdürlüğüne görevlendirdiler. Tapu Müdürlüğünde tüm eski kayıtlar İngilizceydi. Rumların adına kayıtlı olan tüm gayrimenkulleri İngilizceden Türkçeye çevirerek ayrı defterler oluşturduk. Tüm tarla ve bahçeleri, cinsi, özelliklerini, içinde bulunan meyve ağaçları ve sayılarına kadar tek tek tercüme ederek çıkardık. Yabancı dilim Fransızca olduğundan tercümelerde epeyi zorlandım. Ancak takıldığım yerlerde, orada müstahdem olarak çalışan Kemal bey yardımcı oluyordu. Kemal bey Türkçe, Arapça, Rumca ve İngilizceyi ana dili gibi konuşuyordu. Londra’da uzun süre kaldığını söylüyordu. Onun sayesinde rahatça İngilizceden Türkçeye tüm kayıtları çeviri yaptım.2–3 ay burada çalıştıktan sonra beni Girne bölgesine verdiler. Girne bölgesinde ekipler oluşturuldu. Ben, Aydın Bey ve araç olarak Land Rower cip ve şoför olarak da Kıbrıslı Taner Bey bir ekip oluşturduk. Tapudan aldığımız bilgileri paftalara işliyor, parselleri tek tek mahallinde inceliyor, son durumuyla paftalara kaydediyorduk. Tarlaların sulu, kuru, sulanabilir içinde bulunan kuyusu, içindeki ağaç sayılarını, yaşlarını sağlıklı bir şekilde kaydediyorduk.

Rum vatandaşlarına ait malları Kıbrıslı yaptığınız Türklere dağıtımın ölçüsü, şekli nasıldı?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Her bölgede ve köyde bir ailenin geçimini sağlayacak, asgari hayat seviyesine göre normlar oluşturuldu. Örneğin bu bölgelerde 100 dönüm kuru tarla bir aile için uygun norm idi. Yalnız 1 dönüm sulu tarla 12 dönüm kuru tarlanın karşılığı,1 dönüm narenciye bahçesi veya çeşitli meyve bahçesi 10 dönüm kuru tarla,1 dönüm zeytinlik ve harnup bahçesi 7 dönüm kuru tarlaya tekabül ediyordu. Türkiye’den getirdiğimiz göçmenlere ve Kıbrıslı vatandaşlardan hak sahibi niteliğini taşıyanlara toprak dağıtımı yaptık. Çalıştığımız bölge Girne, kaldığımız yer ise Girne’ye bağlı Vasilya (Karşıyaka) köyüdür.

Vasilya’da kaldığımız bina muhteşem bir malikâne gibiydi. Buranın sahibi Rum bu köyün muhtarıymış. Savaştan sonra Güney Kıbrıs’a gitmek zorunda kalmış. Binada, bu muhtar zamanında, yıllarca buranın bahçıvanlığını yapan Mehmet amca ve karısı müştemilatta kalıyorlarmış. Halen oradaydı ve çok tatlı insanlardı. Muhtarın da çok iyi birisi olduğunu söylerlerdi. Zamanında muhtar Makarios taraftarıymış. Makarios taraftarları ile EOKA’cılar devamlı çatışma halindeymiş. EOKA’cılar muhtarın oğlunu kaçırıp ellerini arkadan bağlayıp, tankın altına atmış ve tankla üstünden geçerek oğlunu ezmişler. Bunu anlatırken Mehmet amcanın gözleri dolu dolu olurdu. Çok güzel bir bahçesi vardı bu yerin. Aşılı yüzlerce gül. Mavi gülü ilk burada gördüm. Dışı mavi içi siyah nadide bir gül. Binanın arka kısmında da portakal, limon, nar gibi çeşitli ağaçlar vardı. Havuzun etrafını otlar, içini yosun bağlamıştı. Mehmet amca çok yaşlıydı, bakamıyordu bu kısma, ancak tüm gününü güllere adamıştı. Güllere bakıyordu. Rum Muhtarda haftada 3 gün telefonla Mehmet amcayı arar, hatırını sorar, “aman güllerime iyi bak” dermiş.

Vasilya(Karşıyaka),köylerin birçoğunun Rumca isimleri değiştirilmiş, Türkçe isim verilmişti. Çok büyük ve güzel, şirin bir yer. Burada Rumların kaldıkları evler villa tipi evler, karkas yapılar. Kıbrıslı Türklerin kaldıkları evler ise genellikle eski evler, yığma yapılar. Tabi bazı yerlerde Kıbrıslı Türklerin zengin olduğu köyler de var. Özellikle Güney Kıbrıs’ta, Limasol, Baf gibi bölgelerde. Güney Kıbrıs’tan gelen Kıbrıslı Türkler de Güney Kıbrıs’taki evlerini, bahçelerini bırakıp, Kuzey Kıbrıs’a bu evlere yerleştirildiler. Boş kalan konutlarda Türkiye’den Kıbrıs’a göç eden vatandaşlara aile sayılarına göre kura ile verilmişti.

Başka nerelerde çalıştınız? Ne gibi sorunlarla karşılaştınız?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Bizim ekiple Girne’ye bağlı birçok köyde çalışmalar yaptık. Girne bölgesinde Mirtu(Çamlıbel) köyünde de çalıştık. Aydın ağabey ve ben şoför Taner’le halen aynı ekiptik. Ben de bu köyde çok hassas etütler yaptım ve adilane şekilde dağıtım yapmaya çalıştık. Bu köyde birkaç Kıbrıslı Türk açıkgözlük yaparak dönümlerce bahçeleri işgal etmişler ve kimseyi bu bahçelere sokmamaktaydılar. Bu köyde de genellikle Güney Kıbrıs’tan göç eden aileler ile Türkiye’den getirilen göçmen aileler mevcuttu. Örneğin 10 dönüm narenciye hakkı olan açıkgözler kat kat fazla tarla ve bahçeleri işgal etmişlerdi. Biz bu bahçelerden büyük parselleri ifraz ederek, norm dâhilinde tüm köylüye dağıtarak dağıtımı gerçekleştirdik. Ancak bu ailelerden 46 Kıbrıslı aile özellikle beni şikâyet etti. Biri mahkemeye vererek yürütmeyi durdurma kararı aldı. Şikâyetler İskân ve Rehabilitasyon Bakanlığına kadar gitmişti. Ortalık alev alevdi. Tehditler aldım ama yılmadan dağıtım bitti. Köyden dönüşümüzde, başkanımız kudurmuştu. “Sen ve Aydın Bey ne yaptınız. Beni Bakan aradı, Kontrolör aradı ve fırçaladı. Benim başımı yediniz,” diye devamlı bizi, kendi çirkin üslubuyla azarlıyordu. Ben de, biz haklıyız. Burada yanlış bir uygulama yapmadık. Gerekeni özverimizi katarak gerçekleştirdik, dedim. O anda Lefkoşa’da bulunan tüm bölgelerden sorumlu kontrolörümüz geldi. O da önce başkanı, sonra bizi payladı. Başkan tir tir titriyordu. Ben ve Aydın Bey sakindik ve kendimizden emindik. Kontrolör; “yarın bakan buraya gelip o köye gidecekmiş. Hesabınızı nasıl verecekseniz verin bakalım,” dedi, Başkanın odasına geçtiler.

Ertesi sabah saat 9.30 da, o dönemin İskân ve Rehabilitasyon Bakan’ı Hakkı Atun bey daireye geldi. Yanında iskân Daire Başkanlığında görevli Mehmet Hüseyin Bey gelmişti. Yanında koruma vs. yoktu. Başkanın odasına geçti. Bizi çağırdılar. Bakan; Ben ve Aydın beyin kendisiyle gelmemizi söyledi. Mehmet Hüseyin Bey Bakanın aracını kullanacaktı. Şoförleri bile yoktu. Onlar önde, biz arabamızla onları takip ettik. Şoförümüz Taner, ben ve Aydın bey gidiyorduk. Bakan başkasının gelmesini istemedi.

Köye girince büyük bir kalabalık Bakanı karşıladı. Bize köylüler lütfen “hoş geldiniz,” dedi. Köy Muhtarı: “Efendim yemeğimiz hazır, yiyin öyle çıkın,” dediler. Bakan ise “yok, 46 kişinin dilekçelerini okudum. Bu 46 kişi bizle gelsin, yemeği dönüşte yeriz,” dedi. Sofrada ne yoktu ki, fırından çıkarılmış kuzu, pilavlar, salatalar…

Bakan sırasıyla Mehmet Hüseyin’e söyledi; “Hüseyin dilekçeler ile tarlanın yanına gidelim.” Arabadan indi ayakkabılarını çıkardı ve dizine kadar uzanan çizmesini giydi. Bizlerde arkasında yeni cilalanmış şık kunduralarımızla sulanan bahçelerin içine girdik. İnanır mısınız bakan 46 dilekçeyi de mahallinde inceledi, bizlere sorular sordu, yanıt verdik. Dilekçe sahipleri de bizimleydi. Türkiye’de bu mümkün mü? Bakan bizi yanına bile yaklaştırmaz. İncelemelerini bitirdi. Hem kendisi not alıyor hem de Mehmet Hüseyin Beye not aldırıyordu.

“Arkadaşlar hadi gidip bir çay içer öyle konuşuruz,” dedi.

Benim pantolonum paçalarına kadar çamura batmıştı. Çeşmede çamurları temizledim. Bakan ise çizmelerini çıkardı. Üstü başı halen tertemizdi. Ellerini yıkadı.

Sandalyelere oturduk, Bakana koltuk getirmişlerdi, Bakan ben böyle rahatım, dedi ve sandalyeye oturdu. Muhtar; “Efendim yemekler soğudu, yemeklerimizi yiyelim mi” dedi. Bakan; “önce çayımızı içelim, sohbetimizi yapalım sonra yemeğimizi yeriz,” dedi. Saat 15.00 sularındaydı. Ben açlıktan düşecek gibiydim. Ancak Bakana uymak zorundaydık.

Bakan; “Muhtar, ben de biliyorsunuz sizin köylünüzüm. Hepimiz Baf ‘tan geldik. Doğru mu? Dedi. Muhtar ve topluluk “evet” dedi. Hepsi de zaferlerini kutlayacaklarını zannediyorlardı. “Muhtar senin Baf’taki evini de biliyorum, mal varlığını da, ayrıca ben hepinizi tanıyorum ve mal varlıklarınızı biliyorum. Ben 46 dilekçeyi de inceledim. Yapılan icraatları kontrol ettim, bu arkadaşların ise yaptıklarından tereddütlerim vardı ancak görüyorum ki arkadaşlar bu işi %100 başarılı bir şekilde başarmışlar, onları tebrik ediyorum. Sizlere ise yazıklar olsun, hep yalan ve iftiralarla dolu dilekçeleriniz,” dedi. Köylüler kömür gibi olmuşlardı. Hiç ummadıkları cevapla karşılaşmışlardı. Bakan; “hadi bakalım şimdi yemeğimizi yiyelim,” dedi. Bakan ve bizler hemen sofraya yanaştık. Hayatımda pek nadir, böyle güzel bir kuzu dolması yememiştim. Köylülerden sofraya yanaşan 3–5 kişide yemek yemeye çalışıyorlar ama bir türlü yutkunamıyorlardı.

Ruhi Bey, durdu. Sana bir anımı anlatayım, dedi. Ben de zevkle dinlemeye başladım.

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Tabi bizi dört gözle bekleyen Kontrolör ve Başkan da özel sofra hazırlamışlardı. Bakanı, dairenin önünden çıkarak yolda karşıladılar. Bakanı yemeğe davet ettiler Bakan ise arabadan inmedi. “Yeni yedik. Sağ olun, elamanlarınızın değerini bilin,” dedi ve ayrıldı.

Biz halen özveriyle çalışıyor, arazideki yılanlarla dertleşiyorduk. Bir gün ben ve Taner acıkmıştık. Yemek için yanımızda bulunan ekmek, peynir, domates v.s. vardı. Büyük bir ceviz ağacının altında oturalım, dedik. Taner cipi ağacın altına sürdü ve durdu. Ben cipten bir ayağımı aşağı attım, bir de ne göreyim. Çok büyük ve kalınca sarı bir yılan. Büzülmüş, kafasını kaldırdı bana uzun uzun baktı. Çok korkmuştum. Yılan bana ben de yılana bakıyordum. Yılan istese bana saldırabilirdi. Birden Taner arabayı çalıştırdı ve yılanı ezmek istedi. Bende arabada bulunan sopayı yılanın yanına atınca yılan bana teşekkür eder gibi baktı ve kaçtı. Taner’de Ruhi Bey, neden kaçırttın, ezecektim onu, sen deli misin yılanı kaçırttın, dedi. Ben de o isteseydi bana zarar verirdi, dedim. Bir gün de bir limon bahçesine girdim. Sahibi ağlıyordu. Hemşerim neden ağlıyorsun, dedim. Yılanımı karasakallar (bazıları Türkiye’den gelenlere bu tabiri kullanır) öldürmüşler. 2 metre boyunda kafası ezilmiş siyah yılan yanındaydı. Ben her gün bahçeme gelir, azığımı bu yılanla paylaşırdım, dedi.

Kıbrıs’a Türkiye’den getirilenler oraya alışabildiler mi?

Ruhi Gürbüz İPEK:

— Oturdukları villanın salonunda kömür yakıp tenekelerde su ısıtıp, çamaşır yıkayan bile vardı.

Dağıtılan bahçeler bakımsızlıktan kurudu.

Köyün birinden Kıbrıslı biri geldi. Buyur ettim. Derdini anlattı. “Benim 3 dönüm zeytinliğim var, bana Devlet hiçbir şey vermedi. Kendi arazimi ekip biçerim, zeytin bahçemle idare ederim. Ancak zeytinliğimin yanında Rumlardan kalan çok güzel bir zeytin bahçesi var. Bu bahçede Türkiye’den gelen birine verildi. Bu kişi kendi zeytin bahçesinin bakımını yapmaz, gelir benim bütün zeytinlerimi toplar. Bu kişiyi ikaz ettim, burası benim tapulu yerim, çoluk çocuğumun rızkını buradan karşılıyorum, senin bahçen daha verimli, lütfen dememle bana; ulan deyyus, sizin namusunuzu biz kurtardık, defol git,” dedi. Tekrar ikaz ettim beni dövmeye kalktı. Ben ne yapayım” diye şikâyet etti.

Kıbrıs halkı genelde çok temiz, hakkına razı olan dürüst bir halktır. O tarihlerde 2,5 yılı aşkın zaman orda görev yaptım. Bana kimse bu tarlayı bana ver, şu hediyeyi al benim işimi gör v.s. demedi. Ancak Bizim Türkiye’den Kıbrıs’a yerleştirdiğimiz kişilerden bir kaçından iğrenç teklifler aldım. Tabi ki biz görevimizin dışına çıkmadık.

Bizim yerleştirdiğimiz göçmenlerden sonra Kıbrıs’a akın başladı. Kıbrıs’a gelip iş yapmak isteyenler, yerleşmek isteyenler, dahası ipini sapını koparan, arsızı, ursuzu, hırsızı Kıbrıs’tan nemalanmak istediler.

Uyuşturucu, fuhuş, kumar v.s. bunlar Türkiye’den Kıbrıs’a sıçradı.

Anılarına devam etti Ruhi Gürbüz İPEK:

— Tanıştığım Kıbrıslı çok yaşlı bir bayanla sohbet ediyorduk. Bayan anlatıyor: “Benim maddi durumum çok iyi, devamlı seyahat ederim. Türkiye’nin birçok vilayetini gezdim. Amerika, Almanya, İsveç Norveç İngiltere Fransa gibi ülkeleri gezdim. Her yıl Londra’da aylarca kalırdım. İnanın evimde her türlü kıymetli eşyalarım vardı, hiçbir zaman kapıma kilit vurmadım. Kapımı dilenciyle açardım. Hiçbir hırsızlıkla karşılaşmadım. Ancak savaştan sonra evimden ilk önce dikiş makinemi çaldılar, daha sonra evim talan oldu. Yapanlar maalesef Türkiye’den gelenlerdi…”

“Yanlış anlamayın, sakın üstünüze alınmayın, ben önceleri devamlı limana gider, Türkiye’den, anavatandan gelen varsa, kim olursa olsun, misafir etmek için yarışırdım. Evim misafirsiz kalmazdı.”

Anılarına devam etti Ruhi Gürbüz İPEK:

— Gece saat 17.00 suları. Köyün Destebanı (Bekçisi) daireye geldi. Ne var, dedik. “Yukarıda köyde münakaşa var, Karadenizlilerle Kıbrıslılar münakaşa ediyorlar, sonuç kötü olabilir, sizin buradan askere haber verin, yetkili subayla siz gelin müdahale edin,” dedi. Yörenin görevli subayına telefon ettik. 10 dakika sonra yüzbaşı geldi. Bizler 5–6 kişi Yüzbaşıyla olay yerine gittik. Karadenizlinin birinin elinde odun baltası, birinin elinde balyoz, halk toplanmış, biz gelince sakinleşme başladı. “Ne yapıyorsunuz,” dedi yüzbaşı. Kıbrıslı muhtar: “Komutanım, bunlar odun baltasıyla buradaki kiliseyi yıkmaya çalışıyorlar.” Yüzbaşı Karadenizli muhtara sordu: Doğru mu?  Efendim! Biz köyümüzde kilise istemiyoruz, bunu buradan kaldırın.

Kilise harika bir tarihi yapıydı. “Bu bir sanat eseri neden zarar veriyorsunuz bu yapıya, yazık değil mi? Üstelik bu kiliseyi de kullanan yok. Bu köyde Rum yok ki kulansın. Kapalı kilise,” dedi yüzbaşı. Ben de bak bu köyde cami de var ama camiye gitmiyor, kiliseye zarar veriyorsunuz.” İtirazlar, yakınmalar. Sonuçta “bu kiliseyi camiye çevirelim burada namaz kılın,” denildi.  Asla olmaz, biz Hıristiyan mıyız da kilisede namaz kılalım,” dediler.

Bir ay sonra aynı nakarat, sonuç ne camiye giden oldu, ne de kilisede namaz kılan.

Anılarına devam etti Ruhi Gürbüz İPEK:

— Kaldığım motel ile köy arası hayli uzaktı. Eve epeyi bir şeyler almıştım. İki elim de doluydu. Çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. Sırılsıklam olmuştum. Onlarca araba deniz tarafına doğru gidiyordu. Hepsine el kaldırdım, hiçbiri durmuyordu. Tekrar bir arabanın geldiğini görünce el kaldırdım, süratliydi, birden fren yaparak durdu ve geri geri geldi. İçinde iri yarı, simsiyah sakallı bir papaz vardı. “Buyurun binin” diyip kapıyı açtı. “Çok ıslanmışsınız,” dedi. Epeyi konuştuk, beni kaldığım yere kadar götürdü. “Biraz ilerde bulunan Hamit Bar’a gidelim,” dedi. “Ben sağ olun” deyince ısrar etti. Gittik. Balık ısmarladı, yedik. “Sen git hemen üstünü değiştir,” dedi. Ben de teşekkür ettim. En az 50 araba beni almadı ama bir papazın yaptığı beni duygulandırdı. Yine bir gün Kayalar köyü diye bir köye gitmiştik. Burada çalışıyorduk. İşimiz bitince köyün yakınında bulunan Maronik köyüne gittik. Bunlar Rum değildi, Maronik(Hıristiyanların bir kolu)köyüydü. Bunlar barıştan yana olup, kültürlerini sürdürme izni verilmiş, dokunulmamıştı. Kendi köylerinde yaşıyorlardı. Rumlar çok çalışkanmışlar ama bunlar Rumlardan daha ilerici ve çalışkan bir millet. Kahvehaneye gittik, Çay içtik, bisküvi bir şeyler yedik, birer bira içtik. Garsonu çağırdık. Borcumuzu ödeyecekken, garson “ödendi,” dedi. Arkamı döndüğümde bahsettiğim papaz oradaydı. “Tamam, ödendi,” dedi ve garsona eşi bira dedi ve zoraki birer bira daha ısmarladı.

Anılarına devam etti Ruhi Gürbüz İPEK:

— Kayalar köyünde arazide çalışırken elimizde farklı haritalarla çalışıyorduk. Köyün Karadenizli muhtarı da bizimle geliyor, bizi yalnız bırakmıyordu. Meğerse muhtarın niyeti başkaymış. Muhtar haritaları görünce, bunlar define arıyorlar diye düşünmüş. Bize bir iltifat bir ikram, sorma gitsin. En sonunda patladı ve bize ortaklık teklif etti. Bizde böyle bir şey olmadığını, bizim arazi çalışmaları yaptığımızı söyleyince, olur mu siz bu taşları, işaretleri haritadan buldunuz, bu işaretler definenin ipuçlarıdır, dedi. Ben, “muhtar bunlar tepelerdeki nirengi taşları” dedimse de kesinlikle ikna olmadı.

Buna benzer onlarca ilginç olaylar yaşadık.

Ben sevgili komşum Ruhi Gürbüz İPEK Beyi dinlerken çok şey öğrendim. Anlattıklarını sizlere aktardım. Geçmişte yaşananlarla benzerlikler gördüm.

 

Siz de yaşananları önyargısız değerlendirirseniz çok ders çıkarırsınız.

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.