MAZİYE YOLCULUKLAR – 210 / GÖÇLER VE MÜBADELE

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 210


GÖÇLER VE MÜBADELE


Tarihe bakınca savaşları, savaşların sebep olduğu sürgünleri ve göçleri görüyoruz…

Günümüzün barbarları olan IŞİD üyelerinin sebep olduğu göçü, televizyon ekranlarından izliyoruz…

Atalarının yüzlerce, binlerce yıl yaşadığı toprakları ölüm korkusu ile terk eden binlerce insanı, genç – yaşlı, kadın – erkek ve çocukları görüyoruz…

Orta çağ kafasıyla, en modern silahları kullanarak kadınları ve kızları esir alarak köle gibi pazarlarda satıyorlar… Erkekleri, çocukları keserek, silahla tarayarak öldürüyorlar. Bu vahşetten kaçanlar yollara düşerek canlarını, namuslarını ve onurlarını kurtarmaya çalışıyorlar…

Bu insanların çektiği acıyı görüyoruz. Toprağını terk etmek zorunda kalan çocukların, kadınların ve yaşlı insanların gözyaşlarını görüp kendi gözyaşlarını tutabilen duyarlı insan var mıdır?


Yakın tarihimizde yaşanan birkaç göçü ve mübadeleyi kısaca anlatmaya çalışacağım…

Büyük Çerkes göçünden başlamak istiyorum.

Çerkesler 4. yüz yılda Bizanslılar tarafından Hıristiyanlaştırılır.

Müslüman Kırım Tatarlarına komşu olan Kabartey Çerkesleri 16. yüz yılda İslamlaşmaya başlarlar…

Osmanlıların tahrikiyle Ruslarla girdikleri savaşta 14 Nisan 1864 yılında yenilirler. Savaş sona erer.

Harpten bıkmış Çerkesler, Osmanlı ve İngiliz casuslarının propagandasıyla; Çerkes beylerinin peşinde Halifenin topraklarında barış ve harpsiz günlerin hayaliyle, beyaz ekmek yemenin arzularıyla, cahil ve bilgisizce kandırılarak göçe teşvik edilirler.

Halifenin topraklarında vaat edilen barış ve ekmek yerine, yine harp, açlık ve hastalıkla karşılaşırlar.

Pişman olup yurtlarına geriye dönebilen Çerkesler, köy köy dolaşarak karşılaştıkları durumu anlatırlar. Çerkes topraklarının tamamen boşalmasını böylece önlerler.

Çerkesler, getirildikleri Samsun, Trabzon, Sinop ve Varna’da açlık ve hastalıkla uğraşırlar.

Alman gizli belgelerinde gemilerle Trabzon limanına getirilen kırk bin Çerkez’den yirmi bininin hastalıktan öldüğü yazıyor.

Gemide ölenler denize atılmış. Karada ölenler hemen gömülmüş.

Osmanlı devleti Çerkesleri siyasi amaçları doğrultusunda gayrimüslimlerin yoğun olduğu illere yerleştirirler…

Osmanlı Devleti Çerkesleri Balkanlarda Bulgar ve Sırplara karşı gerilla olarak, Kayseri havalisinde Avşarlara karşı, Suriye ve Ürdün’de isyan eden bedevilere karşı, Anadolu’da atmak istediği Rum ve Ermenilere karşı parasız jandarma olarak kullanır.

Alman gizli belgelerinde geçen bir cümleyi burada yazmam gerekir. Osmanlı ordusunda görevli Alman askeri danışmanının ülkesine gönderdiği gizli raporundan:

“Yeteneksiz Osmanlı paşalarının gözünde Anadolu çocuklarının hiçbir değeri yoktur. Askerleri TOP YEMİ olarak kullanıyorlar. Yeni savaşlar için Anadolu’da askere alınacak genç azalınca, diğer ülkelerden Müslümanları Anadolu’ya getirtip yerleştiriyorlar. Asker açığını kapatmaya çalışıyorlar.”

Bunu okuduğum zaman, Sarıkamış Hareketi (22 Aralık 1914) aklıma geldi:

Almanlara yaranmak için Başkomutan vekili Enver Paşa, Sarıkamış’ta eksi otuz derecede doksan bin Osmanlı askerinin ölümüne sebep olur: Dondurur.

Sarıkamış’tan Erzurum’a döndüğünde karısını arar ve evdeki köpeğini sorar. Bu hava aç ve çıplak askerlerin yürümesine müsait değil diyen komutanları, zor şartlardan dolayı kaçmaya çalışan askerleri kurşuna dizdirdiğini unutmuştur bile. Kalan askerler de soğuktan donmuşlar zaten.

Enver Paşa İstanbul’a gelir gelmez Sarıkamış felaketi ile ilgili haberlere sansür uygular. Başarısızlık, felaket halktan gizlenir.


Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, özellikle 1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra, önemli göç olayları yaşanmıştır.

Bu göçlerin nedeni, savaşlar dolayısıyla İmparatorluğun toprak kaybetmesidir. Kaybedilen topraklardaki Müslüman nüfus, elde kalan bölgelere göç etmişlerdir.


Balkan savaşları (1912–1913) döneminde göç artarak devam etmiştir.

Balkan Savaşları dönemindeki göç olayları bir nüfus mübadelesini gündeme getirmiştir.

Mehmet Said Halim Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki Hükümeti ile Bulgaristan arasında imzalanan İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913) ile mübadele, resmi bir çerçeveye bağlanmıştır.

Göç olaylarını düzenleyen ilk antlaşma olan İstanbul Antlaşmasıyla, gerçekleştirilecek olan ahali değişimi, sınırın her iki yanında 15 km. mesafede oturanları kapsamaktaydı.

İttihat ve Terakki’nin almış olduğu nakil kararı, Venizelos’un öneriyi kabullenmesine neden olmuştur.

7 Haziran 1914’de Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesiyle ilgili antlaşma imzalandı ve mübadeleyi yürütecek bir Karma Komisyon oluşturuldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla antlaşma uygulanamadı.


İttihat ve Terakki Hükümeti cezaevinden çıkarttığı katillerden ve diğer adi suçlulardan çeteler kurar. Bu çeteler başlarındaki komutanların emri ile Ege bölgesindeki Rum köylerine saldırırlar. Kadınlara tecavüz ederler. Köylerin ileri gelenlerini öldürürler. Rum köylüler, hükümetin kurdurduğu çeteleri hükümete şikâyet ederler. Tabi bir sonuç alamazlar.  Çeteler aracılığıyla uygulanan baskı ve şiddete dayanamayan 450.000 Anadolulu Rum vatandaş, 1914 yılının ilk aylarında Küçük Asya ve Doğu Trakya’dan, binlerce yıl yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalırlar.


İttihat ve Terakki Hükümeti 24 Nisan 1915’te özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, avukatlar, doktorlar, mebuslar evlerinden alınıp tutuklanırlar. İstanbul’da tutuklanıp Çankırı ve Ayaş’taki toplama merkezlerine gönderilen bu Ermeniler, yaşanacak büyük dram ve acıların başlangıç noktasında yer alırlar… İttihat ve Terakki Hükümetinin emriyle büyük çoğunluğu çeteler eliyle öldürülür.

1915 yılının 27 Mayıs günü Ermeniler için tehcir kararı alınır. Bu tehcir değil ölüm kararıdır.

Köylerinden, nahiyelerinden, kasaba ve illerinden yola çıkarılan bir buçuk milyon Ermeni,  İttihat ve Terakki Hükümetinin içişleri bakanı Talat Paşanın emirleri ile İttihat ve Terakki Partisinin yerel yöneticilerinin, devlet memurlarının örgütlediği Türk, Kürt ve Çerkes çeteleri tarafından öldürülürler…

Son günlerde Muğlalı mimar yazar Ertuğrul Aladağ’ın yazdığı kitapları arka arkaya okudum: Kentimin Öyküsü Muğla’da Rum İzleri, Aşkım Rodna Bir Pomak Öyküsü, 1908 Birlikte İlerleyebilseydi, Maria Göç Acısı. Al

Okuduğum bu kitaplardan çok etkilendim. Mübadele ile ilgili bu güne kadar okuduklarımı düşündüm. Aldığım notlara tekrar baktım. Mübadele ve göçler konusunda yazmaya karar verdim.

Göçler hakkında yukarıda kısaca bilgi verdim. Göçler sırasında yaşanan acıları anlatan yüzlerce kitap Türkiye’de yayınlandı… Göçler konusunda yayınlanmış, gördüğüm tüm kitapları aldım ve okudum.

Bu konuda yayınlanan bütün kitaplardan haberdar olmak, yeni çıkanları almak ve okumak istiyorum.


Mübadele konusunda biraz bilgi vereyim.

Mübadele konusunu gündeme getiren Türk tarafıdır.

İsmet Paşa Meclis’te yaptığı konuşmada; mübadele meselesi Türk Heyetinin emrivakisi sonucu Konferans gündemine girmiştir. Mübadeleden vazgeçilmesi için Türk Heyetine çok baskı yapıldığını ve en büyük sıkıntının da bu konuda çekildiğini belirtmiştir.

1 Aralık 1922 tarihli oturum, tümüyle mübadele sorununun görüşüldüğü bir oturum olmuştur.

Yunanistan’ın mübadele konusundaki en önemli ısrarı mübadelenin isteğe bağlı olarak gerçekleştirilmesi olmuştur.

Venizelos’a göre “böyle bir sınır dışı ediş, benzeri görülmemiş siyasal, ekonomik ve sosyal bir yıkım” demektir.


Lozan Barış Konferansı’nda 30 Ocak 1923 tarihinde “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” imzalanmıştır.

Yunan Temsilci Heyetinden E.K. Venizelos ve D. Caclamanos ile Türk Temsilci Heyetinden İsmet Paşa, Dr. Rıza Nur Bey ve Hasan Bey’in imzaladığı Sözleşme ve Protokol on dokuz madde ve bir protokolden oluşmaktadır.

Sözleşmeye göre mübadeleye Türkiye’deki Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile Yunanistan’daki Müslüman dininden Yunan uyruklar tabi tutulmuştur. (m. 1)

Mübadelenin en önemli özelliği zorunlu olmasıdır.

Fakat sözleşme ile İstanbul’un Rum ahalisi ile Batı Trakya’daki Müslüman ahali mübadele dışı tutulmuştur (m. 2).


Mübadelenin insani boyutu çok acıdır ve insanlık dışıdır.

Mübadele ile insanların hayatları alt üst olmuştur. İnsanlar yüzlerce ve binlerce yıl yaşadığı toprakları terk etmek zorunda bırakılmıştır.

Yunanistan’a gönderilen Ortodoks Hıristiyan Rumlar, Anadolu kanıyla beraber Türk kanı taşıyordu. Asya’dan göç eden şaman Türklerinden bazıları yerli Rumların dinine geçmişti. Tüm Rumlar Türkçe konuşuyordu…

Yunanistan’dan getirilen muhacirlerin önemli bir kısmı Osmanlının Müslümanlaştırdığı Yunanlı, Bulgar, Sırp ve Yugoslav’dı. Hiç Türkçe bilmiyorlardı.

Bir Bulgar köyü düşünün. Köyün hepsi Bulgar’dır. Dilleri, dinleri ve kültürleri aynıdır. Köyün yarısı Osmanlıların etkisiyle Müslümanlığı kabul etmişler. Kendilerine cami yapmışlar. Caminin etrafında yerleşmişler. Camide ibadetlerini yapıyorlar. Din değiştirmeyen Hıristiyanlar kilisenin etrafında yerleşmişler. İbadetlerini kilisede yapmaktadırlar.

Aralarındaki tek fark: Din. Muhacir duruma düşen Müslüman Bulgarlar tek kelime Türkçe bilmeden Anadolu’da yaşamaya çalışmışlar. Çoğu yerde muhacir diye dışlanmışlar. Kendilerine verilen Rum ve Ermeni evlerinde yaşarken, çoğu zenginin topraklarında ucuz işçi olarak çalıştırılmışlar. Çeşitli bahanelerle günlük ücretleri bile verilmemiş. Horlanmışlar. Muhacirler istenmeyen insanlardır.


Yunanistan’a gönderilen Anadolulu Ortodoks Rumlar, yerli Rumlar tarafından Türk diye dışlanmışlar. Anadolu’daki güzel evlerinden ayrılmaya zorlanan bu insanlar, Yunanistan’ın kenar mahallelerinde derme çatma barakalarda yaşamak zorunda kalmışlar. Horlanmışlar. Zor şartlara dayanamayan yaşlılar ve çocuklar hayata tutunamayarak bu dünyadan göçmüşler.

Doğduğu topraklarda yaşayan Rumlar ve Müslümanlar sömürge peşinde koşan emperyalist devletlerin oyunlarından dolayı muhacir duruma düşmüşler.

Doğdukları toprakları, köylerini, evlerini, dağlarını, ovalarını, bağlarını, bahçelerini, atalarının yattığı mezarlıkları sık sık rüyalarında görmüşler…

Kendilerini topraklarından edenlere beddua etmişler.

Bir gün doğdukları topraklara geri dönmenin hayali ile yaşamışlar.

Girit’ten gelenler için Girit cennettir. Muğla’dan ayrılanlar için Muğla cennettir.

Herkesin doğduğu yer cennetidir. Kutsalıdır.

Savaşlara, göçlere, sürgünlere karşı tüm dünyada duyarlı insanlar güç birliği yapmalılar.

İnsan onurunu yerlerde süründüren silah tacirlerine karşı güçlü bir ses olmalıyız.

Savaşlar halklara açlık, sefalet ve ölüm getirirken, savaş ağalarının kasalarını doldurur…

Savaş çığırtkanlarının propagandasının etkisinde kalıp esiri olmamalıyız.

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir