MAZİYE YOLCULUKLAR – 217 / ÖLÜMDEN KIL PAYI KURTULANLAR

 

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 217

 

ÖLÜMDEN KIL PAYI KURTULANLAR

 

Okuduğum kitaplarda Kâhta ve Adıyaman ile ilgili bilgilerle karşılaşınca, altını kurşun kalemle çiziyorum. Kâhta ve Adıyaman ismi geçen sayfaların numaralarını bir kâğıda yazıyorum. Öğrendiğim bilgileri okuyucularımla paylaşıyorum.

Sivas Koçhisar Köylü SUREN SARGISYAN 1915 yılında, 13 yaşında tehcire gönderilir. Ölüm yolunda, ölümden kıl payı kurtulur. Hayata tutunmaya çalışır. Çok büyük acılar çeker. Büyük zorlukları yener. Büyür, okur ve öğretmen olur. Eğitim Bakanlığında okullar bölümü İngilizce ve Fransızca masası şefi olarak çalışır.

Hayatta kalan görgü tanığı olarak yaşadıklarını uzun uzun anlatmış. Kitabın 470. sayfasından başlayan anıları 488. sayfada son bulmaktadır. Anılarını bir köşe yazısına sığdırmanın imkânı yok.

18 sayfa tutan 1915 yılındaki anılarının Kâhta, Adıyaman ve Samsat bölümlerini kısaltarak size yorumsuz sunuyorum.

KİTABIN ADI: ERMENİ SOYKIRIMI – HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI

KİTABIN YAZARI: Prof Dr. VERJINE SVAZLIAN

YAYINEVİ: BELGE YAYINLARI

YAYIN YILI: 2013

KİTABIN SAYFA SAYISI: 1064

 

TANIK: 155

 

SUREN SARGISYAN’IN TANIKLIĞI

(d.1902. SEBASTİYA (SİVAS), KOÇHİSAR KÖYÜ)

 

Bizim Koçhisar köyü Sebestiya (Sivas) şehrinin 25 kilometre doğusunda bulunuyordu. Köyün içinden Sebestiya – Erzurum (Karin), yolu geçerdi.

1 Ağustos 1914 tarihinde birinci dünya savaşı patlak verdiğinde köy halkı hasat işleriyle meşguldü.

2 Ağustos tarihinde tellallar köyümüze gelip köy simsarının damının üstünde başladılar bağırmaya: “Ehey! Seferberlik ilan edildi; on sekiz ila kırk beş – elli yaşlarındaki bütün erkekler Koçhisar’a gidip askere yazılmalıdırlar!”

Sayfa: 471

İki aylık talimden sonra Türk ordu birlikleri köyümüzün içinden düzenli bir şekilde bando eşliğinde geçtiler. Türk misafirler Ermeni askerlerden övgü ile bahsediyorlar, onların beden eğitimini çabuk öğrendiklerini, silah kullanımına hakim olduklarını ve komuta kademesi tarafından övgüye mazhar olduklarını belirtiyorlardı.

Sayfa: 472

Köyümüz Sivas’tan Erzurum’a giden yolun üzerinde bulunduğu için, memlekette olan bitenler burada çabuk duyuluyordu. Enver Paşa İstanbul’a giderken 6 vilayetin valisini Sivas’a davet edip onlara emirler vermişti: Ermeniler katledilecek; erkekler bulundukları yerde katledilecek; kadın ve çocuklar ise Toros dağlarına, oradan da Arabistan çöllerine sürülüp açlık, susuzluk ve bitkinlikten yok olmaları sağlanacak. 1915 yılının Mart sonlarında Sivas valisi Murat’ı yanına çağırmıştı.

Sayfa: 473

Yerel jandarmaları yavaş yavaş değiştirdiler; onların yerine Arnavutluk taraflarından gelen vahşi hayvan görünümlü jandarmalar getirdiler. İstanbul’dan Sıtkı Bey isimli, yetki sahibi özel bir şahısın sadece ve sadece Ermenileri katletmek için gelmiş olduğu haberleri yayıldı. Günün birinde jandarmalar Arnavut Hasan adlı jandarmanın yönetiminde köydeki 50 – 60 kadar erkeği toplayıp kollarını bağladıktan sonra akşamüzeri götürüp vahşice öldürdüler.

Köyde tek tük yaşlılar ve 16 yaşından küçük çocuklar kalmıştı. 5 – 10 gün sonra gelip her kapının önünde bir kağnı durdurarak köylü kadınlara şöyle emrettiler: “istediğiniz eşyaları kağnılara yükleyin. Arabistan’a, orada yaşamaya gidiyorsunuz.” Her şeyi, evi, barkı, hayvanları, eşyaları bırakıp yollara düştük. Eşi benzeri görülmemiş bir trajediydi. Dante’nin Cehennemi köyümüzün üstüne çökmüştü. Şehrin ana caddesine vardığımızda şehirden gelen arabalar, kağnılar ve atlardan oluşan kervan göründü; kervanın ucu bize ulaşmıştı; diğer ucu ise şehir dışına çıkıyordu.                                                                                         Sayfa 474

İnsanların, kağnıların ve arabaların oluşturduğu karmakarışık bir sel dağın bütün yamacını kapladı. İnsanlar bu zulmün sebebini, nereye ve niye gittiklerini anlayamıyorlardı… Kadın ve çocukların ağlama ve sızlamaları zaptiyelerin, askerlerin bağırtılarına ve ağır küfürlerine karışıyordu. Onlar kadınlara, çocuklara ve sağa sola vuruyorlardı. Aniden 15- 20 kadar atlı göründü. Ve farklı yönlerden gelen bütün kervanların Gardaşlar (Kardaşlar) Dağı’nın zirvesinde bir düzlükte toplanmasını emretti.

Bizi iki gün Gardaşlar dağının zirvesinde tuttular; halktan oldukça büyük bir miktarda para topladılar. Sabah erkenden, gün doğmadan evvel kağnılarımız ve arabalarımız sırayla güneye, dağdan aşağıya inmeye başladı. Kağnılar ve arabalar sel gibi aşağıya akıyordu.

Sayfa: 475

Uzun süre yürüdükten sonra sonunda akşamüzeri Tecir Han isimli küçük boş bir hanın önünde konakladık. Yakındaki vadide su vardı. Kadınlar kalan erzakla yemek pişirmeye başladılar. O gün kervanda sıra dışı hiçbir olay cereyan etmedi. Öküzler ve atlar bir yolunu bulup otladılar ve karınlarını doyurdular. Oradan yola çıktık. Güneş batmadan, akşamüzeri, Kandal bölge merkezine vardık; oradaki Ermenileri henüz tehcir etmemişlerdi; onlar bize ekmek ve yiyecek getirdiler. Onlar kendi makûs talihlerini beklerken kervanımızı ağlayarak sızlayarak karşıladılar. Bir sonraki yani üçüncü durağımız bir nehrin üzerinde bulunan Khırkhi Han oldu; onun solunda bir Türk köyü, sağ tarafında ise verimli buğdayıyla meşhur Ermeni köyü Ulaş vardı.

Burada halk iyice istirahat etti. Öküzler de otlayıp kuvvet topladı. Dördüncü gün Mancılık Ermeni Köyü’ne vardık. Köy ıssızdı. Terk edilmiş evlerin pencereleri cehennemin şeytanları gibi bize bakıyordu. Ertesi gün Kötü Han’ın önünden geçtik ve beşinci gün Hasan Çelebi adlı insan mezbahası kasabaya ulaştık. Burası cinayetin doruk noktasına ulaştığı bir yerdi. Sivas sınırını geçmiştik; Kharberd ( Harput) Vilayeti’yle, Kürt sınırları arasında bulunuyordu. Hiçbir erkeğin o sınırın ötesine canlı olarak geçmemesine dair kesin olarak bir emir vardı; hepsini toplayıp fark gözetmeksizin öldürmüşlerdi. O yüzden de oradaki vadiler cesetlerle doluydu.

Sayfa: 476

Sabah Hekimhan’dan çıkıp yolumuza devam ettik.

Dağlar ve ormanlar gerimizde kaldı. Akşama doğru, iki nehrin birleştiği yerde kervanımız sağa döndü. Temiz içme suyu yoktu; nehirler kokuşmuş, çürümüş cesetlerle doluydu. Karanlık bastı; su özlemiyle uykuya daldık.

İki gün sonra Fırıncalar köyüne ulaştık. O küçük önemsiz bir köydü; ama Ermeni halkının tarihinde üne kavuştu. Devletin yaptığı plana göre halk 3.900 metre yükseklikteki Toros dağlarına yürüyerek tırmanacaktı. Yüzlerce, binlerce kervan buraya geliyor, çile çekiyor ve ölüme doğru gidiyordu. Kadınlar, çocuklar, yeni doğmuş süt bebekleri yüz üstü bırakılıyor, sahipsiz kalıyorlardı. Ablam Kınarik süt çocuğuyla birlikte burada kaldı; o hastaydı ve yürüyemiyordu.

Bir sabah jandarmalar Kürt kalabalıkla beraber kervanımızı göçe zorlamaya geldiler. Halk isteksizdi; göç etmek istemiyordu. Dayak, küfürler, ağlamalar, feryatlar, çocuk çığlıkları… Kadınlar çocuklarını sırtlarına almışlardı. Dağın eteklerine vardık; güneş bizi kavuruyordu. Su yoktu, halk yorgundu. Yakınımdaki bir kadın, küçük bebeğini yere fırlatıp gitti; çocuk salınıyor ve ağlıyordu.

Sayfa: 477

Yorgun ve bezgin insanlardan oluşan kervan bir nehrin yakınında yeniden durdu. O akşam başımıza hiçbir şey gelmedi. Yakınlarını yolda terk edenler, içler acısı çığlıklar atarak hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Gece uyuduk. Ertesi gün Kürtler geldi; yanlarında meşhur Zeynel Bey ve Serseri cellât kardeşleri vardı… Onlar kervanın içinde ne kadar küçük oğlan buldularsa toplayıp kollarını bağlayarak odun yığınlarının yandığı uzak bir dağın tepesine götürdüler. Orada onların kafalarını baltalarla keserek vadilere fırlattılar. Bizden önceki kervanlarda bulunan çocuklara da aynısını yapmışlardı. O yüzden de o vadiye kanlı dere adı verilirdi. Bizimkiler beni halılar altında saklamış, üstüme oturmuşlardı. Nefesim kesiliyor, gücüm tükeniyordu; zar zor kurtuldum; beni bulamadılar… Oradan Zeynel Bey’in köşkünün yakınına gittik. Yeşilimtırak bir zeminde konakladık. Kürtler artık bizi rahatsız etmiyorlardı.

Ertesi gün geçilmesi çok zor kayalık dar patikalardan geçtik. Birçok kimse, özellikle de yürüyecek takati olmayan yetişkin kadınlar aşağıya yuvarlandı. Vadiye indik; orada geçilmesi imkânsız görülmedik derecede hızlı akıntılı bir nehir vardı. Jandarmalar bize nehri geçme emri verdiler. Hepimiz aşırı derecede yorgun ve bitkindik. Birkaç kişi suya girmeyi denedi. Çığlıklar altında akıntı onları sürükledi, götürdü. Bazıları at kiraladılar, bazılarını Kürtler para karşılığı nehrin öbür yakasına geçirdi. Nehrin öteki yakasında kumlu bir tepenin eteğinde konakladık. Ertesi gün yeniden yola koyulduk. Halk kumlu tepeye tırmanamıyordu. Tırmanış sırasında kayıp düşüyor, gerisingeri aşağı iniyorduk. Kürt kadınlar bize ormanın içinden geçen bir yol gösterdiler.

Sayfa: 478

Korkusuzca o yolda ilerledik. Ormanda bir Kürt adam amcamın oğlunun belindeki kemeri kapmak istiyordu; kılıcını çekip ona doğru uzattı. Amcamın oğlu Jirayr acı bir çığlık attı ve kemerini Kürde verdi. Ama kendisi bir gün sonra korkudan öldü. Sonunda Adıyaman Kalesi’ne ( Eski Kâhta Kalesi. M.C ) ulaştık. Bir pınardan su içmek istiyordum. O sırada bir Kürt bana yaklaşıp odunla kafama güçlü bir şekilde vurdu; sırtımdaki elbiseleri aldı gitti. Sonunda muhacirler depremin yer yer hasara uğrattığı bu büyük kalenin içinde yerlerine yerleştiler. Bizi kaleye doldurup kapıya muhafızlar koydular. Birden kadınlar kalenin sağ tarafında üst üste yığılmış cesetleri fark ettiler. Cesetler vadiye, nehir kıyısına doldurulmuştu. İki gün sonra bizi kaleden salıverdiler. Kürtler hasada gitmişler, bizi katletmeye gelmemişlerdi. Bu şekilde katliamdan şans eseri kurtulduk. Kaleden aldığım odun darbesi yüzünden gözlerim ağrımaya başladı. Bütün gece uyuyamadım. Sert bir şey devamlı gözüme çarpıyordu. Gözümü kapatamıyordum. Gözüme eşek sütü damlattılar, dövülmüş kuru üzüm bağladılar; gözüm sanki düzelmişti; ama yine de iyi göremiyordum.

Kaleden sonra eski bir köprünün (Cendere-M.C) üstünden geçtik. Ve sarp bir dağa tırmanmaya başladık. Pek çok insan yolda kaldı; onlar dağın dik yamacına tırmanamıyorlardı. Sonunda dağın zirvesine ulaştık. Çayırla kaplı bir tepede o gün yumuşak çimenler üstünde uyuduk. Akşam bağırmaya başladılar: “Şehirliler köylülerden ayrılsın!” Şehirliler aşağıya indiler. Akşam onların üstünü aradılar. Para arıyorlardı. Sonra bütün gelin ve kızları uzaktaki bir binanın bulunduğu tarafa götürdüler. Kervanda ağlama sızlama başladı. O gelin ve kızları götürmüşler, gün ışıyıncaya kadar onlara tecavüz etmişlerdi. Ertesi gün onları getirip analarına teslim ettiler.

Bu bizim aştığımız son dağdı. O tepeden, uzakta, çok uzakta bulunan çöl görünüyordu. Aşağıda sanki okyanus sularındaki gibi bir dalgalanma vardı. Şehirler, uzak köyler ve Adıyaman görünüyordu. Bu yerden bir gün yürüdükten sonra Misak Manuşyan’ın doğum yeri bahçeler içinde kaybolmuş Adıyaman gözüktü. Adıyaman’ın yeşil bahçelerinde sanki biraz rahatladık. Yerli Ermeniler ekmek getirip bize dağıttılar. Orada iki gün kaldıktan sonra bizi yeniden sürdüler; bizimle birlikte bütün Adıyaman Ermenilerini de sürgün ettiler. Güzel ve acımasız Tavros dağları geride kaldı. Serin dağlardan aşağıya indiğimizde sıcak hava bizi boğuyordu. 20 – 30 eziyet dolu ölüm habercisi günü geride bırakmıştık. Mevcudu yarı yarıya azalan kervanımız Samosat’ın ( Samsat ) güneyinde Fırat nehrinin kıyısında konakladı. Her taraf cesetlerle kaplıydı: ölü kadınlar, her tarafa yayılmış yerde yatan çocuklar, tarlalarda, kumların üstünde her yerde yarı ölü hastaların iniltileri, yardım dileyen bakışlar ve onların yanında kokuşmuş, çürümüş, şişmiş, büyük bir kısmı kadınlara ait cesetler.

Sayfa: 479

 

 

Yaşananların bir kısmını okudunuz. Ben, bizim ilde SUREN SARGISYAN’IN

yaşadıklarını size aktardım.

Bu coğrafya, acılar coğrafyasıdır. Allah’tan dileğim bu coğrafyada acıların artık yaşanmamasıdır.

 

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.