MAZİYE YOLCULUKLAR – 219 / EVLİYA ÇELEBİ

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 219

 

EVLİYA ÇELEBİ

 

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamelerinde Kâhta ile ilgili bir şeyler bulabilirim umudu ile yayınlanan on kitabını inceledim.

“Evliya Çelebi Seyahatnamesi: Bağdat-Basra-Bitlis-Diyarbakır-İsfahan-Malatya-Mardin-Musul-Tebriz-Van” isimli 4. kitap bölgemiz ile ilgiliydi.

4. Kitabın iki cildini aldım. Okumaya başladım.

1065  (09.03.1655) yılında Melek Ahmet Paşa ile birlikte Üsküdar’dan Van’ doğru yola çıkıyorlar.

Melek Ahmet Paşa, anne tarafından Evliya Çelebi’nin akrabasıdır. Bu konuda iki görüş ileri sürülmektedir: Melek Ahmet Paşa Evliya Çelebi’nin dayısıdır, diyenler var. Evliya Çelebi’nin teyzesinin kocası olduğunu söyleyenler de var.

Evliya Çelebi kitabında, kendisinin Vezir Melek Ahmet Paşa’nın imamı ve muhasibi ve akrabası (sayfa 441) olduğunu söylemektedir.

Kitaptan alıntılar aktarmadan önce Evliya Çelebi hakkında kısaca bilgi aktarmak istiyorum.

Evliya Çelebi, gerçek ismimidir bilinmiyor. Bir görüşe göre babası, devrin büyük imamlarından Evliya Mehmet Efendiye çok saygı duyduğu için oğlunun ismini Evliya koymuştur. Diğer bir görüşe göre ise Evliya kendisi hocasına saygısından bu ismi almıştır.

Evliya Çelebi’nin ailesi, İstanbul’un fethinden sonra Kütahya’dan İstanbul’a gelmiş, Unkapanı yöresine yerleşmiştir. Babası Derviş Mehmet Zılli, I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadar ki padişahların kuyumcu başılığında bulunmuş ve seferlere katılmıştır. Annesi hakkında pek bilgi olmamakla birlikte, sarayla bağlantısı anne tarafına dayanmaktadır.

Evliya Çelebi 25 Mart 1611 tarihinde, İstanbul Unkapanı’nda doğmuştur.

Evliya Çelebi’ye devlet kapısında memuriyet verilmesine aracılık eden o zamanlar Silahtar olan akrabası Melek Ahmet Paşa’dır.

Evliya Çelebi’nin evlenmediği ve çocuğu olmadığı tahmin edilmektedir.

Evliya Çelebi, eğitiminin ilk aşamasında daha çok babasının Unkapanı Pazar yerindeki dükkânına gelen bilgili ve çok yönlü tanıdıklarından yararlanmış. Daha sonra Unkapanı Fil Yokuşu’ndaki Hamid Mehmet Efendi Medresesinde yedi yıl eğitim görmüştür. Bu arada Sadizade Darülkurra’sına giderek Kur’ân-ı Kerimi ezberlemiştir. Ayrıca babasından zamanın güzel sanatlarından olan hat, nakış, tezhip öğrenmiştir.

1635 yılında, akrabası Silahtar Melek Ahmet Paşa tarafından Ayasofya’da IV. Murat Han ile tanıştırılan Evliya Çelebi, yüksek seviyede devlet ve bilim adamları ile üst rütbeli askerlerin yetiştiği Enderun Mektebine kabul edilmiştir.

Evliya Çelebi Türkçe, Farsça, Arapça, Rumca, Latince öğrenmiştir.

 

Evliya Çelebi, zengin ve köklü bir aileden gelmesi ve gezi için gittiği bölgelerde bile vazifeler aldığı bilinmektedir. Katıldığı savaşlarda ganimetler, gittiği bölgelerde yaptığı ticaretler ve kendisine verilen hediyeler ile refah bir hayat sürmüştür.

 

Evliya Çelebi’nin ne zaman öldüğü ve mezarının nerede olduğu bilinmemektedir.

Bir kısım araştırmacı Evliya Çelebi’nin 71 yaşında 1682 yılında İstanbul’da öldüğünü; bir kısım araşmacı ise 1682 yılında Mısır’dan dönerken yolda öldüğünü belirtmektedir.

Evliya Çelebi’ye yöneltilen eleştiriler var: Abartmalara çok yer vermesi, zaman mefhumunu kurgularıyla gerçeklikten çıkarması.

Okuduğum kitabındaki abartmalar dikkatimi çekti. Bu kadar abartma olmaz deyip kitabı bıraktığım oldu.

 

Evliya Çelebi, Türklerden ve diğer milletlerden hakaret dolu sözlerle bahsetmektedir.

Evliya Çelebi Türk soyundan olduğu için gurur duymakta ancak bir Osmanlı aydını olarak Anadolu’da yaşayan Türkler için Etrâk -i bi-etrâk (akılsız Türkler), Etrâk-i nâ pak (pis Türkler) diye bahsediyor. Diğer milletlerden ise Kazak-ı âk (inatçı Kazak), Rus-ı menhus (uğursuz Ukraynalılar), Portukal-uı dâl (avare Portekizli), Migril-i rezil ( rezil Megreliler), Macar-ı füccar (zinaci Macarlar), Alaman-ı bi eman (hain Almanlar), Urban-ı uryan (çplak Araplar), urban-ı bi edyân (dinsiz Araplar) demektedir. Kürtler için ise çok ağır kelimeler kullanmaktadır. Gayrimüslimlere ise kefereler kelimesini kullanmaktadır.

Seyahatname ilk olarak 1848 yılında Kahire Bulak Matbaasında Müntehâbât-ı Evliya Çelebi adıyla yayınlanmıştır.

Türkiye’de ilk basım tarihi 1896 yılıdır. İstanbul’da Arap harfleriyle basılmıştır.

 

EVLİYA ÇELEBİ’DEN BAZI ALINTILAR

 

İZOLİ KÖYÜ MENZİLİ:

“Harput toprağında 200 haneli ve bir camili mamur zeamettir. Bütün halkı hırsız, harami ve yol kesici İzoli Kürtleridir.” (Sayfa–25)

ERGANİ KALESİ:

“Nice melikler eline girmiştir. Sonunda 921 ( 1515) tarihinde Kürt Molla İdris’in yardımıyla Bıyıklı Mehmet Paşa’ya halkı itaat edip kalenin anahtarını teslim ettiler. “(Sayfa–28)

 

DİYARBAKIR KALESİ:

“Bıyıklı Mehmet Paşa’yı başkumandan edip yolları hızla geçerek Diyarbakır kalesini kuşattı. 70 gün büyük savaşlar edip Dağ Kapısı ve Mardin Kapısı taraflarından kale döven top darbelerinden duvarları nice yerden yaralanıp Müslüman gaziler yürüyüş etmek üzere iken gördüler ki Mardin tarafından büyük bir ordu gelir. Öncü askerlerden birkaç adam ileri İslam ordusuna gelip mektupları kumandan Bıyıklı Mehmet Paşa’ya verip okuyunca kumandan sevincinden raks edip:

“Ey gaziler, Çıldır cenginde bize yardıma gelen İmadiye hâkimi Molla İdris 40 bin asker ile yine yardıma gelirmiş O beliren asker odur. Hemen gelip İslam ordusunun bir tarafında konaklasınlar”, diye buyurup o an Molla İdris askeri gelip aman vermeyip metrise girerler. Bu durumu kale içindeki Kürtler görüp:

“ Aman ey Osmanoğlu’nun seçkini” deyip Diyarbakır Kalesi’ni gönlü aydınlık vezir Bıyıklı Mehmet Paşa’ya barışla verdiler. İmadlı Molla İdris yardımıyla.

Daha sonra kale içinden bütün Kürtler ayakları çıplak perişan ve içleri yanarak hâkimleriyle Mardin’e vardılar, orada da duramadılar. Bu sevinçli haber Tercan Ovası’nda 1. Selim Han’a 921 (1515) tarihinde varınca anılan komutana Diyarbakır’ı devamlı ve Molla İdris’e de İmadiye’yi devamlı verip ahidnameler yazdı. Onun için Rum tarihçileri “Selim Han fethi, Bıyıklı Mehmet Paşa eliyle, Molla İdris yardımıyla” diye fetihnamesini böyle yazarlar.” (Sayfa–32)

 

 

EVLİYA ÇELEBİ’NİN SİNCAR DAĞI KÜRTLERİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:

“Genellikle halkı kısa boylu, başı lahana-baş ve boynu yok, hemen başı sanki omzundan bitmiştir. Ama omuzları geniş kin dolu göğüsleri enli, belleri kalın, pazıları ve baldırları geniş, ayakları enli, gerçi dev elli ve ayaklılardır ama at binici değillerdir.

Gözleri siyah ve yuvarlaktır ve kaşları gayet gürdür. Bunlara diğer Kürtler sekiz bıyıklı derler. Zira 2 bıyığı, 2 kaşı, 2 burnu deliğinden ve 2 kulağı deliklerinden hep bıyık gibi kıllar bittiğinden Kürtler arasında bu kavme sekiz bıyıklı derler. Bütün vücutları kara koyun pöstekisi gibidir.

Ağızlarına pabuç sığar, at dişli adamlardır. Gerçekten de garip görünüşlü, çirkin, heybetli ve dev çehreli heriflerdir. Çocukları on yaşına ulaşıncaya kadar yetmemiş körpedir, ama on yaşını geçince yirmi yaşını geçmiş gibi tüylü Yezid-çehre olurlar.” (Sayfa–98)

 

EVLİYA ÇELEBİ’NİN KÜRT DİLİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİ:

“Tarihçi Mıkdisi’ye göre Nuh Tufanı’ndan sonra imar olan Cudi Şehri’dir. Sonra Sincar Kalesi’dir, bundan sonra da Mefarikin Kalesi’dir. Cudi şehri sahibi Hazret-i Nuh ümmetinden Melik Kürdim 600 sene yaşayıp Kürt diyarlarını gezip dolaşarak bu Mefarikin’e gelince suyu ve havasından hoşlanıp bu yere yerleşmiştir. Burada çoluğu çocuğu gayet çok olup İbri dilinden kendine göre ayrı başka bir dil peyda etti ki ne İbri’dir, Ne Arapça, ne Farsça, ne Deri dilidir ve Pehlevi dilidir, ona hala Kürdim dili derler. Bu Mefarikin diyarında ortaya çıkıp Kürtler arasında hala kullanılan Kürt dili Hazret-i Nuh ümmetinden Melik Kürdim’den kalmıştır, ama Kürtlerin yaşadığı yerler dağlık, taşlık ve uçsuz bucaksız ovalar olduğundan 12 tür Kürt dili vardır. Bunların hepsinin kelimeleri ve özel lehçeleri farklıdır, birbirlerine aykırıdır. Çoğu birbirlerini tercüman ile anlarlar.

Büyük memlekettir, bir ucu Erzurum diyarından Van diyarına, Hakkâri diyarı, Cizre, İmadiye, Musul, Şehrezül, Harir, Ardalan, Bağdad, Derne, Derteng ve ta Basra’ya varıncaya kadar 70 konak yerde bu dili konuşan insanlar bulunur. Irak-ı Arab ile Osmanoğlu arasında bu yüksek dağlar içinde 6000 adet Kürt aşiret ve kabileleri sağlam bir engel olmasa Acem kavmi Osmanlı diyarını istila etmeleri çok kolay olurdu.” (Sayfa–110)

 

BİTLİSİN CAMİLERİ:

“Meşhur ve övülecek camileri bunlardır. Gariplik bunda ki bu camilerin tamamı Acem haliçeleriyle ve İsfahan keçeleriyle döşenip camiin bir tarafında bir büyük sobası vardır. Vakıf tarafından mütevellileri sobaları yakarlar, cami kapılarını ve pencerelerini keçelerler. Bütün camiler kış günlerinde hamam gibi olup bütün cemaat çeşitli konuları tartışıp bilgilerini arttırırlar. Abdestleri sıkıştığında dışarı çıkarlar, abıhayattan nişan verir sıcak suları var. Bunları da mütevellisi ısıtır. Rahatlıkla ondan abdest alıp yine camiye girerler.

Niceleri ders okumaktan vazgeçip caminin bir köşesinde rakibi ile satranç oynarlar. Şii mezhebinde mubahtır ve dahi akıl oyunudur diye birbirlerini zorlarlar ve birbirlerine takılırlar. Satrançtan vazgeçip yine dersle meşgul olurlar. Ama bir kere cami içinde satranç oynaşırlarken Kürt kavminin kabı dar olduğundan birbirleriyle “kişo – mişo” derken yaka paça olup birbirlerini hançer ile camide parça parça edip öldükleri meşhurdur. O zaman yasaklamışlar ama yine bazıları camide leclac satrancı oynarlar. Hala bütün Kürt âlimleri ve müftüleri de elbette hançer ile gezerler. Zira küçüğü büyüğü, genci ve yaşlısı cesurlardır ve gayet musallilerdir (namazlarını kılarlar) ki binlerce adamları asla camiden çıkmazlar. (Sayfa–131)

 

BİTLİS’İN USTA CERRAHLARI

Burada 40 – 50 adet cerrahlar vardır, ama hepsinden usta yine handır ki o şehrin yaralı ölülerine candır. Bu Kürt şehri olduğundan hare vere runiti diyerek birbirleriyle gece gündüz kavga ve cenkleri eksik olmaz, bu yüzden herkes cerrahtır. (Sayfa 136)

 

EVLİYA ÇELEBİ’DEN ACAYİP VE GARİP BİR HİKÂYE

“Süleyman Han bu Van Kalesi’ni fethettiğinde Van Kalesi’nin içine asla Kürt kavmi koymayıp lanetname yazmış, tamamını Rumeli kavminden Arnavut, Boşnak, Çerkez, Abaza, Gürcü, Tatar ve başka âdemoğlu kavminden “Benim başkası değil” diyen güçlü yiğitlerden 12000 seçkin asker koyup bunlara bol bol bağışlarda bulunup ulufelerini, yiyecek ve içeceklerini çok bol tayin edip,

“Bu vakfullah kaleyi size emanet kodum”. ( Sayfa 260)

 

Evliya Çelebi’yi kısaca tanıttım. Kitabından alıntılar aktardım.

Bu kitaptan aldığım bazı dersleri sizinle paylaşmak istiyorum.

Melek Ahmet Paşa, İstanbul’dan çıktıktan sonra uğradığı her yerin yöneticilerden ve o mıntıkada bulunan yöneticilerden belirlediği parayı, hediyeleri ve asker almaktadır.

Evliya Çelebi’ye de çok miktarda hediyeler veriliyor. Hediyeler keseyle para, cins atlar, koyunlar, develer, seçkin köleler, bakire kızlar, elbiseler, kılıçlar daha bir sürü şey hediye olarak veriliyor.

Bazı yerlerde bir iki gün kalırken, bazı yerlerde günlerce, haftalarca kalmaktadırlar.

Kendilerinin ve askerlerinin ağırlanmaları oradaki yöneticiler tarafından yapılmaktadır.

Bitlis Hanına on gün konuk oluyorlar. Çok güzel ağırlanıyorlar. Çok değerli hediyeler veriliyor.

Dostça ayrılıyorlar. Melek Ahmet Paşa yanındakilerle Van’a gidiyor.

Bir süre sonra bölgedeki tüm hanlardan, aşiretlerden, yöneticilerden asker talep ediyor. Gelen askerlerle Bitlis Hanına saldırıyor. Han ve adamları uzun bir süre direniyor. Binlerce insan ölüyor. Han kaçıp kurtuluyor.

Kırk yıllık Hanın binlerce hayvanı, sarayındaki bütün malı ganimet olarak alınıyor. Mal o kadar çok ki iki günde zor satılıyor. Savaşa gelen diğer aşiretlere bir miktar veriliyor. Ganimetin büyük kısmını Melek Ahmet Paşa alıyor. Evliya Çelebi de ganimetten nasipleniyor.

Türkmen Aleviler, Ezidi Kürtler, az hediye veren ya da çağrıldığı halde askerlerini alıp gelmeyen Sünni halklar düşman görülüyor.

Gayrimüslimler zaten keferedir. Herkesten fazla vergi ve hediye verseler de değerleri yoktur.

Kürt aşiretler Acemlere karşı kullanılıyor. Birbirlerine kırdırılıyor.

Bu kitaptan da öğrendiğim filler tepişirken garibanlar ölüyor. Ganimet; dinden, dilden, ırktan ve insan canından daha değerli görülüyor.

 

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir