MAZİYE YOLCULUKLAR – 222 / TAAMMÜDEN ÖLDÜRÜLDÜK

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 222

 

TAAMMÜDEN ÖLDÜRÜLDÜK

 

Kâhta sevdası, bir yaman sevdadır.

Çocukluğumun toprak damları, toprak damların o güzel avlularında yemyeşil yapraklarıyla ağaçlar, çiçekler, mis gibi kokularıyla renk renk güller, usta bir ressamın elinden çıkmış tablo olarak gönlümün köşkünde asılı durur.

Kâhta’nın çıkışında görülen Aysadık, bahçeler, Kâhta Çayı, karşı yaka köyleri, tarlaları bana tatlı tatlı gülümser.

Tabloda, su deposundan Kâhta Çayı’na kıvrıla kıvrıla inen yol, karşı tepede kurulmuş Keftıre, bana nazlı nazlı el sallar.

Musa Peygamber’e giden yol, Karakuş’a, Cendere Köprüsü’ne, tarihin beşiği Eski Kâhta’ya, Değirmen Başı’na, Nemrut Dağı’na çıkar. Tablonun bu kısmı tarihtir. Dünümüzdür. Acısıyla tatlısıyla geçmişimizdir.

Tablonun bir yanında Bızrin, Süsyan, Qeraş, Elüt ve Adıyaman’a kadar uzanan güzelim köyler, bağlar, bahçeler, çaylar, dereler ve tarlalar yer alır.

Dargır yolu, Şeyhbaba, Mülk ve Fırat’ın kenarına kadar uzanan topraklarımızda yer alan köyler, tablonun bir yanını süsler.

Kâhta sevdası, bir yaman sevdadır.

Gönlümün köşkünde asılı tablo, mazimin unutulmaz resmidir.

Mazi sevgidir, saygıdır, şefkattir, merhamettir, vicdandır, dürüstlüktür, insanlıktır. Yüreğime oya gibi işlenen güzelliklerdir.

Mazi hüzündür, acıdır, açgözlülüktür, kandır, gözyaşıdır, cehalettir, barbarlık ve vahşettir.

Kâhta’m, ben senin insanlık yanını sevdim.

Kâhta’m, ben senin güzelliklerini sevdim.

Kâhta’m, ben senin yüreği temiz, merhametli, vicdanlı, dürüst, lokmasını paylaşmasını bilen namuslu insanlarını sevdim.

Kâhta’m, sana sevdamın kaynağı insan yanındır, güzelliklerindir.

Kâhta’m sana sevdam bitmez. Buram buram özlemsin.

 

Kâhta’m, ben senin sanatçılarını, kişiliğini işporta tezgâhına koymayan, kalemini satmayan demokrat yazarlarını sevdim.

Keklik gibi halkına ihanet edenleri sevmedim, sevemedim.

 

Kâhta’m, demokrat evlatlarından sevgili avukat, yazar A. Sırrı Özbek’i bir insan olarak, bir yazar olarak sevdim.

Bu gün sevgili A. Sırrı Özbek’in yazdığı ve yayınladığı dört kitabını masama koydum: Kökünü Arayan Çınar, Tosbağa Avcısı, Taammüden ve Yele Yazılan Yazılar.

Kökünü Arayan Çınar, Tosbağa Avcısı ve Yele Yazılan Yazılar’ı daha önce okudum. Üçünü de tanıtan yazılar yazdım. Yayınladım.

Bu gün Taammüden isimli kitabı bitirdim.

Anlaşılır bir dil, su gibi akıcı bir anlatım. Tarihten günümüze demokrat bir bakış, yaşanmışlıklar gizlenmiyor, çarpıtılmıyor. Gerçekler bütün çıplaklığıyla ve edebi bir dille kâğıda dökülmüş.

Şeyh Sait olayından dolayı topraklarından sürgüne gönderilmiş bir ailenin İstanbul’da doğup büyümüş, avukat olmuş oğlunun ağzından yaşananlar anlatılıyor.

Yazılanlar beni öyle etkiledi ki Şeyh Said ile Hınıs ilçesinin Koçhisar köyünden yola çıktım.

Şeyh Said ile yürüdüm. Şeyh Said ile birlikte ihanete uğradım.

Şeyh Said ve arkadaşları ile birlikte Diyarbakır’da asıldım.

“Ben” bölümünde “Seyfi Baba” ile birlikte Paşakapısı Cezaevinde yattım. Hüznüne hüznümü kattım. Acılarını yüreğimde his ettim.

“Görüş Odası” hikâyesinde Metris Cezaevi’nde Yusuf Duzcu’yu dinledim. Namus belasına başına gelenleri okuyunca yufka yüreğim sızladı. Gözyaşlarım kitabın sayfalarına düştü.

“Meydan” hikâyesinde Asker Cengiz’in yaşadıklarına hüzünlenip isyan ettim.

“Son Savunma” Derya kızın çaresizliğinin hikâyesidir. Baba olan bir mahlûkatın kızına yaptıklarından tiksineceksiniz.

“Cudi’li Cemal” hikâyesi coğrafyamızın gerçekleridir. Cemal, Cemali Hessi Hesen, ırkçıların barbarlığına maruz kalmış binlerce Kürt’ten birisidir. Lice’de tanık olduğum vahşetin bir benzerini bu hikâyede gördüm. Yüreğim burkuldu.

“Akşam Vapuru” bölümünü okurken tarihimizi yeniden yaşadım.

Bu kitap çok dikkatli okunmalıdır.

Kitabı okuyunca yaşananları düşünün. Durduğunuz yeri sorgulayın.

Aynaya bakın. İnsan olmak mı güzel, keklik olmak mı güzel siz kararınızı verin.

 

Size kitaptan iki bölüm aktarmak istiyorum:

 

“Şeyh Said, daha önceleri Piran’da yaşamış. O zamanlar Ermenilere yapılan zulme karşı tavır aldığı söylenirdi. Bunun üzerine İttihatçılar, Kör Hüseyin Paşa’yı Şeyh’e göndermişler. Kör Hüseyin Paşa Patnos’ta Hamidiye paşasıymış. İttihatçılarla ilişkileri olan Paşa’nın, Şeyh’le de yakın dostluğu varmış. Hınıs’a, Şeyhin köyüne geliyor, İttihatçıların mesajını saygılı bir dille iletiyor;

“Efendi, bu fukara dağlarda ne işin var. Ruslar yakında buralara gelebilirler. Ruslar ve Ermeniler bir olup sana ve ailene zarar verebilirler. Devlet sana bir zarar gelsin istemiyor, onun için Adana ovasında bütün ailene, yedi sülalene yetecek, istediğin kadar toprak verecekler. Ermenilerin sana bir zararı dokunmadan ayrıl buradan, hayatınız kurtulsun.”

Bu sözleri duyan şeyh;

“ Hüseyin, Ermenilerin bana bir zararı dokunmaz, onları koruyup kolladığımı bilirler. Bir zarar gelirse İttihatçılardan gelir. Sen doğruyu söyle, esas amacın nedir, bu ısrarın ardında ne var?” diye sormuş, sakin bir sesle.

Uzun bir süre düşünen Kör Hüseyin Paşa, başı öne eğik bir şekilde, aynı zamanda müridi olduğu Şeyh’in gözlerine bakamadan, mahcup bir tavırla cevabını vermiş;

“Vallahi Efendi, anladığım kadarıyla Ermenilere karşı büyük bir hareket yapacaklar, buna mani olacak herkes, aynı muameleyi görecek diyorlar. Seni de bu hareketin karşısında bir engel olarak görüyorlar. Beni dinlersen aileni al ve buradan ayrıl. Bu İttihatçılarda vicdan merhamet arama, sana bir kötülükleri dokunsun istemem.”

Bu sözleri dinledikten sonra Şeyh, Kör Hüseyin Paşa’ya şöyle demiş;

“Hüseyin, İttihatçıların kılıcını bileme sakın, yoksa o kılıç bir gün döner seni de keser, beni de.”

Şeyh, tehdidin ve gelecek kötülüğün büyüklüğünü anlayınca, ailesini alıp Piran’a gelmiş ve Dızık Mahallesi’nde, camiye yakın bir eve yerleşmiş.

Ortalık yatıştıktan, İttihatçılar iktidardan gittikten sonra, ailesini alıp tekrar Hınıs’a dönmüş.” (Sayfa 66-67)

“Kürtlerde cahillik çoktur. Ne mektep var ne de medrese. Cahilliğin olduğu yerde fukaralık, kıskançlık, hainlik ve alçaklık kol gezer. Alçaklık ve hainlikleri uzaklarda aramamak lazımdır, hemen yanı başımızdadır. Mir Bedirhan Bey’e, öz yeğeni Yezdanşer hıyanet etmiştir. Şeyh Said Efendi’ye bacanağı, yoldaşı Kasım, Seyid Rıza’ya da kardeşinin oğlu, yeğeni Reber. Üstelik bu Reber öyle bir alçaklık etmiştir ki, tarih asla ve kata unutmayacaktır. Bizim geleneğimizin olmazsa olmazını ayaklar altına almıştır. Öz amcasının misafirini, Koçgiri’nin aslanı Alişer ve karısı Zarife’yi, evet yiğit bir kadını öldürmüş ve başlarını kesip para ödülünü almaya gitmiştir. Bedelini pis canıyla ödemiştir lakin ne fayda…”(Sayfa 114)

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.