MAZİYE YOLCULUKLAR – 31 – EYLÜL HÜZÜNDÜR

MAZİYE YOLCULUKLAR -31

EYLÜL HÜZÜNDÜR

Yıl 1969’du.
Mevsim Sonbahar, aylardan Eylüldü.
17 yaşında bir genç, kendinden dört yaş büyük ağabeyini kaybetmişti.

Ağlamamaya, acısını kimseye göstermemeye çalışıyordu. Gözyaşlarını içine akıtıyordu. Gözyaşını kimse görsün istemiyordu.
Kendi kendine:
— Belki sevinenler çıkar, yüreğim kimseyi sevindirme, diyordu…
Bu acıya dayanmalısın…
Yıkılmamalısın…
Buna mecbursun…  

Ağlasaydı, bir hançer gibi yüreğine saplanan bu acı, belki azalırdı.
Ağlasaydı, belki biraz boşalırdı. Belki hüzün biraz da olsa dağılabilirdi.  
İnadına ağlamıyordu…
Sürekli düşünüyordu… Düşünüyordu… Düşünüyordu…

17 yaşındaki bir çocuk, yüreğine köz düşmüşken ne kadar mantıklı davranabilir?
Duygu selini akıl yoluyla kontrol etmek, bu yaşta zor iştir…
Kolay değil, canı kadar sevdiği ağabeyini, ailesinin umudunu kaybetmek…
“Umudumuz” diyordu aile… Üniversitenin bitmesine bir yıl kalmıştı. O da gelir geçerdi.  
Üniversiteyi bitirir, kendini de bizi de kurtarır…
Kardeşlerini okutur… Onların da hayatlarını kazanmalarına öncülük ederdi.   

Yoksul aileler için zordur çocuk okutmak. Hele de gurbet ellerinde okutmak.
İstanbul büyük bir şehirdi. Pahalı şehirdi…
Maddi olanakları kısıtlı olanlara geçinmek bile işkencedir…
Bütün zorluklara direnilecek, gerekirse yenilmeyecek – içilmeyecek, İstanbul’a para gönderilecekti.
Bu güne kadar çok büyük sıkıntılar çekilmişti. Bir yıl daha her sıkıntıya katlanılacaktı.

Mevsim sonbahar, aylardan Eylül’dü.
Eylül… Yaprakların dallarından kopup, sarardığı ay…
Ölümlerin en çok görüldüğü ay… Hüznün yürekleri tutsak ettiği, göz pınarlarının çağladığı ay…
Eylül, Eylüllüğünü yapmıştı. 21 yaşındaki fidanı kırmıştı… Fidanla beraber, bağlanan umutlar da yıkılmıştı. Aile hazan mevsimini yaşıyordu…

17 yaşındaki genç düşünüyordu. Düşünüyordu… Düşünüyordu…
O hüzünlü günlerin birinde, Ulu Caminin önünden, babasının yaptırdığı çeşmeye gitmişti. Orada, ölünün arkasından konuşan bir şeytanla karşılaştı.
Şeytan, onu görmezliğe vurdu. Yön değiştirdi. 17 yaşındaki genç, şeytanı görür görmez kendini kaybetti. Şeytana hakaret etti. Şeytan tek kelime cevap vermedi. Duymazlığa vurdu. Başına gelecek olanı tahmin etmişti.
Arkasına baka baka çekti, gitti…  
17 yaşındaki genç, cevap vermeyene elini kaldırmayı kendine yakıştıramamıştı.

Sinirlerini yatıştırmak için mezadın altındaki bahçelere doğru yürüdü. Bahçelerin yanındaki patikadan yürürken kendini mezarlıkta buldu.
Ağabeyi bu mezardaydı. Taze toprağına sarıldı… Kimseler yoktu.  
Hüngür hüngür ağladı. Sinirinden taze toprağı avuçladı. Sıktı… Sıktı…
— Allah’ım, dedi. Allah’ım, bize bu acıyı neden tattırdın… Babam anahtar teslimi cami yaptı… Kimseden beş kuruş bile katkı istemedi… Çeşme yaptı… Ömrünü, malını senin yoluna harcadı. Bu gün yoksul düştü… Sen de onun hatırına, bizim aileye bu acıyı tattırmasaydın. Onu korusaydın… Kol, kanat gerseydin…
Ağladı… Bu güne kadar biriktirdiği gözyaşları sel gibi akıyordu…

Saatler geçmişti… Hava kararmıştı… Farkına bile varmamıştı…
Düşünüyordu… Düşünüyordu… Düşünüyordu…
Sorular soruyordu.  Kendi sorularına yanıt bulamıyordu…

Hafifçe üşümeye başladı. Kâhta’ya doğru baktı. Kâhta sessizliğe bürünmüştü. Uzaklardan tek tük köpek havlamalarını duydu. Kâhta’yı dinlemeye çalıştı. Kendi kendine söylendi:
— Geride kalan mutlu günler, bu aileye bir daha gelmez, dedi.

Ezan sesini duydu. Büyük bir saygı ile ezanı dinledi. Ezan biter bitmez, horozların sesini duydu:
— Sabah olmuş, dedi.
Kâhta merkeze doğru yavaş yavaş yürüdü…

Ertesi gün ikindi vaktiydi…
Dalgın dalgın Kâhta çarşısından aşağı doğru iniyordu. Ayakları yine O’nu mezarlığa doğru sürüklüyordu. Çarşıdan aşağı inecek, mezarlığa gidecekti.  
Babasının yaptığı camiyi geçti. Başını önüne eğmişti. Hiçbir tarafa bakmıyordu. Bir ses duydu. Bakmadı. Yürümeye devam ediyordu ki, ses daha güçlü geldi:
— Yeğenim, bir dakika gelir misin?
Başını kaldırdı. Otelin önündeydi. Kendisini çağıran adamı gördü. Dalgın dalgın adama doğru yürüdü… Kafası mezarlıktaydı. Adam dükkânına girdi. Gençte arkasından dükkâna girdi:
— Buyur Hacı emmi, dedi…
Hacı emmi, daha önceden hazırladığı tabancayı gence doğrulttu:
—Seni vuracağım! Dün bana hakaret ettin!
Genç tabancayı görünce kendine geldi. Bu, dün hakaret ettiği şeytandı.
Öyle dalmış ki, dün şeytana hakaret ettiğini unutmuştu. Adamın çağırması ile dükkâna gidiyor ve büyük bir saygıyla:
— Buyurun Hacı emmi, diyor.
Şeytan, tezgâhın öbür tarafındaydı.
Tezgâhın üstünden şeytana doğru uzandı:
— Vur ulan, vur! Diye bağırdı.
Şeytanın elinden, silahı almaya çalıştı. Tezgâh vardı. Dışarıda boğuşmayı görenler içeri girdi. Gencin elinden şeytanı aldılar.  
Kalabalık artmaya başladı.
İki kişi gencin koluna girdi. Evine kadar götürdüler.
Babası üzülmesin diye hiçbir şey olmamış gibi davrandı…

Aradan bir saat zaman dilimi geçmemişti. Bir başçavuş, altı jandarma gencin kapısına dayandı.
Ne genç, ne de babası bir şey anlamamışlardı…
Başçavuş gence seslendi:
— Bizimle geleceksin… Savcı bey seni çağırıyor.

Genç kalktı. Başçavuşla beraber hükümet konağında bulunan savcılığa gitti.
Başçavuş, savcının kapısını çaldı. İçeri girdi. Hemen dışarı çıktı, gencin kolundan tuttu. Savcının odasına birlikte girdiler.
— Getirdim, dedi.
Genç, şeytanın savcının masanın bir yanında oturduğunu görünce, niye getirildiğini anladı. Savcı, genci oturduğu masanın önüne çağırdı. Başçavuşu da dışarı çıkardı.  
— Hacı bey senden şikâyetçidir. Sen meskenine tecavüz etmişsin, dedi…
Genç şaşkın, savcıya baktı:
—Savcı bey! Ne meskeni! Ne tecavüzü! Ne demek istiyorsun! Ben bir şey anlamadım…
—Sen Hacı beyin dükkânına saldırmışsın.
—Ben mi saldır mışım? Oradan geçiyordum. “Yeğenim bir dakika gelir misin” dedi. “Buyur Hacı emmi,” dedim. Dükkâna girdi. Ben de girdim… Silahını çekti. “Seni vuracağım”, dedi. Yalan söylüyor bu şeytan, savcı bey! Bu kafadan kontak bir yalancı! Ağabeyim hakkında sağda solda yalan söyleyip duruyor…
Savcı bey, Hacı şeytana baktı:
— Sen çağırmışsın, dedi.
Hacı şeytan şaşırdı. Yalancıların suçüstü yakalanması telaşına düştü. Bir şeyler geveledi. En sonunda:
— O da bana dün çeşmede hakaret etti, dedi.
Savcı, Hacı şeytanın yalan söylediğini anlamıştı.
Genç büyük bir öfkeyle:
— Savcı bey, ben bu adamdan şikâyetçiyim. Bana silah çekti.

Savcı gencin yüzüne baktı. Düşündü…
Babacan bir tavırla öğüt verdi:
— Bu tip olaylar iki tarafa da yakışmıyor. Şikâyetlerin gereği yok, dedi.
Olayın büyümesini istemediği belliydi…
Gence, babacan bir tavırla:
— Delikanlı, başınız sağ olsun. Gidebilirsin…

Aradan yıllar geçti.
Genç, gurbet ellerinde ekmek peşinde koşuyordu.
Babası vefat ettiğinde Kâhta’ya geldi. Taziye günlerce sürdü.
Taziyeye gelenler arasında Hacı şeytan da vardı. Genç, eve her geleni saygıyla karşıladı. Hacı şeytana da aynı saygıyı gösterdi.
Hacı şeytan yaşlanmış, sakal bırakmış, bir din adamı görüntüsündeydi.
Gence seslendi:
—Yeğenim, yanlış yaptık. Siyasetçiler bizi yıllardır kullandı. Otuz yıl hizmet verdim. Milletvekili olacaktım. Bizim o Müslüman geçinen lider, benim önümü kesti. Otuz yıllık emeğim boşa gitti. Seni de bir zamanlar üzmüştüm. Hakkını helal et.
Genç taziye yerinde, güzel insanların yanında lafı uzatmak istemedi. Ayıptı. Saygısızlık olurdu.
Genç Hacı Şeytana cevap verdi:
—    Allah seni affetsin!

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir