Nemrut Topraklarında Suskunluk Sarmalı

MAZİYE YOLCULUKLAR – 155

NEMRUT TOPRAKLARINDA SUSKUNLUK SARMALI

“Ben ki Nemrut topraklarının sadık bir varisi, Arsameia (Gahita/Kâhta/Eski Kâhta/Kocahisar)’lı Ebzer-i Sofu’nun oğlu Mısto’yum…”

Ebzer-i Sofu’nun oğlu Öğretmen Mustafa Kayahan, “Ben Kimim” isimli yazısında kendini böyle tanıtıyor…

Okuyan, düşünen, araştıran, yazan bir öğretmen Mustafa Kayahan…

“NEMRUT TOPRAKLARINDA SUSKUNLUK SARMALI” isimli kitabını zevkle okudum…

Kitabına yazdığı önsöze şöyle başlamış:

“Çocuktuk, beyaz don giyerdik, ayaklarımız yarı çıplak. Sonbahar ve ilkbaharın güneşli akşamüstünde köy yaşlılarının toplandığı yer, cami duvarının dibiydi, caminin kıble duvarının yani kaleye cephe duvarının dibi. Çocuksu merakımızdan yanlarına sokulur, anlattıkları hikâyelere kulak kesilirdik. “Kafile”den, “gâvur”dan konuşulurdu; bazen ortalığı hüzün kaplar, bazen de kahkahalar yankılanırdı kalenin bedenlerinde. Ve yıllar sonra anladık “kafile”nin, “gâvur”un ne olduğunu. Ama artık “ilk ağızlar” yoktu etrafta, göçmüşlerdi tek tek! Bakındık etrafa, onlara en yakın kuşak olarak bir biz kalmıştık bu toprakların üzerinde. Yaşlılar da ağız değiştirmişti, nasıl olduysa. Tuhaf… Hikâyeler bir başka anlatılmaya başlanmıştı; sırıtan bir riyakârlık…

Tarih çarpıtılıyordu amansızca, neden oldu bilinmez!”

Bu topraklarda tarihin çarpıtıldığını çok iyi biliyor Mustafa Kayahan; bilinmez derken bize düşünün, “yalan tarihe inanmayın” diyor…

Önsöze devam ediyor:

“Kafile”den hasbelkader kurtulmuşların torunlarıyla komşuyduk, arkadaştık, kardeştik. Dejnik’in yamaçlarında keçi otlatmıştık beraber. Gollê Ağızkerê’de birlikte yüzerdik donsuz ve üryan. Bazen de kavga ederdik; çocukluk işte! Birlikte saf tuttuğumuz bile olurdu bayram namazlarında.

Ve şehre indik, şehrin mekteplerinde okuduk aynı sıralarda, yan yana. Kavgalar ettik geri kalmışlığa karşı, omuz omuza. Arkamıza bakma ihtiyacını duymazdık; arkadan vuruluruz diye kaygılanmazdık hiç. Onlar, arkamıza göğüslerini kalkan ettiler namerde, muhannete, kalleşe karşı. Kanlarını akıttılar, canlarını verdiler hiç çekinmeden. Ve öğrendik “kafile”nin ne olduğunu. Mertliği öğrendik, ahde vefayı, borçlu olmayı öğrendik onlardan.”

Önsöze devam ediyor:

Hayal ettik dedelerimizin, ninelerimizin yüreğini; resmettik vicdanlarını ufaktan. Giden geri gelmez dedik, ama güneşin de balçıkla sıvanmayacağını gördük. Sorguladık, atalarımızın duruşunu gördük; yüreğimiz buruk, başımız öne eğik…

Yaralar depreşmesin dedik, ama çocuklarımıza yalancı bir hamaset tarihi bırakma riyakârlığına da gönlümüz razı olmadı velhasıl. Boynumuz bükük, ama başımız dik olsun dedik ve borcun yani boynumuzun borcunu ödemenin zamanı geldi dedik, soyunduk bu işe gücümüz, yüreğimiz yettiğince.

Eğer, hilali tırpan yapan yürekler burkulduysa biraz; eğer, nedamet çığlıkları yükseldiyse arşa ve eğer kuşanıldıysa karalar, davete icabet edildi demek…

Mustafa Kayahan, tüm samimiyetimle katıldığım bir dilekte bulunuyor:

Bir daha kızıla, kan kırmızısına bürünmesin Fırat; can taşımaktan, gözyaşı akıtmaktan çılgına dönmesin, feveran etmesin Fırat. Fıraaat, Fırat!

“Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” Bu davet, bu hasret bizim demişti Nâzım, yani yüreklerimizin…

28 Ocak 2012

Önsözü okuduktan sonra heyecanla kitaba başlıyorum:

“Belki de Nemrut gökyüzüne o kadar yakın olmakla tanrıları kıskandırmış, bu yüzden onların lanetini üstüne çekip kavminin helakine neden olmuştur. Tanrılar ise kendilerininkine nispet yapacak kudretin varlığına asla tahammül edemezler. Oysa Nemrut, topraklarının en yüksek tepesine varlığında mabet, öldüğünde ise ihtişam ve ebedi kudret hırsına işaret olan bu anıtı inşa etmekle tanrılardaki ölümsüzlük tekelini paylaşmak istemiştir. Üstelik bunu yaparken, kendisinin orta dorukta yer alacağı tepenin doğu ve batı terasına tanrı heykellerini koyma gafletinde bulunmuş; gün ortasına kadar batı terasındaki tanrıları, gün ortasından gün batımına kadar da doğu terasındaki tanrıları gölgesinde bırakmıştır. O günün tanrıları böyle bir gafleti içlerine sindirememiş olmalı ki krallığın hem kavmine hem de topraklarına lanet yağdırıp, bu toprakları mekân tutanların başından musibeti eksik etmemişler.”

“Belki de bu nedenle, bu dağ zirvesinin gördüğü bütün topraklarda ve bu dağ zirvesine düşen yağmur damlacıklarının oluşturduğu dereler, derelerin beslediği çaylar ve çayların döküldüğü Fırat Nehri’nin geçtiği, suladığı, bulaştığı her yerde kan ve gözyaşı hiçbir zaman eksik olmuyor.” (S. 53)

Mustafa Kayahan doğru söylüyor: Fırat tanık olduğu zulüm karşısında gece gündüz ağlar, inler… Suyu ile suladığı bereketli topraklarda insanın insana karşı barbarlığına isyan eder… Kan, gözyaşı görmek istemez… Acılar coğrafyasında mutluluk dolu günler, aylar, yıllar ister…

Kitabı okumaya devam ediyorum. Bazı sayfalarda gözyaşım kitabın üstüne damlıyor…

Bazı sayfalarda zalimlerin merhametsizliğine, yüreğim isyan bayrağını kaldırıyor…

Adıyaman tütününden sardığım sigarayı yakıyorum… Sigara dumanını ciğerlerime çekiyorum…

Duman, yaşanan acıların üstünü örter mi?

Zincirlerini koparıp atan canavarların yaptıkları kanlı kıyım, yağma, sürgün unutulur mu?

Bazı sayfalarda da acı acı gülümsetiyor:

“Ey cemaat, gördüğünüz gibi, Ağa’mızın iki kahraman silahşoru burada ölmüş bulunmaktadır. Belli ki kurşun işlemeyen bu efsunlu kahramanları cinler haset edip öldürmüşlerdir. Bu melunlar, önlerini görmesinler diye önce yüzlerini ters çevirmiş, sonra da karnına girip nefesini kesmişlerdir, silahşorların. Belki de gözleri arkada kalmasın diye yüzlerini arkaya çevirmişlerdir. Hani, sizi öldürüyoruz ama koskoca Hunhar Ağa’nız yerinde duruyor manasında… Bu da bazı cinlerin iyi yanıdır. Hep beraber dua edelim. Allah, Ağa’mızı başımızdan eksik etmesin. O, sağlam oldukça silahşorları her zaman bulabilir. Hepimiz, onun için silahşor olma şerefine nail olmaya hazırız. Aha, Ağa’mız da şurada, onun karşısında yemin billâh ederim ki bu söylediklerimde hilaf yoktur.”

Mılla Abzer böyle deyince, hırcığın üstünde bağdaş kurmuş yaşlı bir kadın: “Mılla, mılla, Ağa’yı da cinler çarpmış, haberin yok. Şimdi de seni çarparlar inşallah, İkiyüzlü, utanmaz herif! Bu cellâtların yeryüzünde yapmadıkları kötülük kalmadı. Sen onları göklere çıkartıyorsun. Senin de, Ağa’nın da Allah bunlardan beter belasını verir inşallah!”

Mılla konuştukça açılıyor, açıldıkça konuşuyordu. Kalabalık ise ikiyüzlülüklerine tercüman olan mıllanın konuşmalarını çıt çıkarmadan, utançla dinliyordu. Yaşlı kadının sözleri herkesi bir anda cesaretlendirmiş, içlerindeki çaresizlik çemberini paramparça etmişti. Yıllardır yapmak isteyip de yapmaya cesaret edemediklerini cinler(!) yapmış; söylemek isteyip de söyleyemediklerini yaşlı bir kadın söylemeyi başarıp bir kıvılcım çakmış; bu kıvılcım, yüreklerine kelepçe olan suskunluk sarmalını darmadağın etmeye yetmişti. Ve böylece alnındaki bir utanç lekesini daha silmeyi başarıp değerini tekrar yükseltme erdemini gösterebilmişti insanlık. Kalabalıktaki her yürek kendi başına bir eşkıya oldu namerde karşı. Dua yerine lanet okuma cesaret ve erdemini göklere çıkararak, sessizce dağıldılar.

Mılla:

“Sanki tek riyakâr benmişim… Bilmeyen de zemzem suyuyla yıkanmış sanır herifleri. Ulan, hanginiz beden daha az riyakârsınız ki bre namertler?”

Mılla haklıydı. Gerçekten de hiçbiri kendisinden daha az ikiyüzlü değildi. Aralarındaki tek fark onların, ikiyüzlülüklerini sessiz ifade etmelerine karşın kendisinin, işi gereği, ikiyüzlülüğünü sesli ifade etmesiydi. (S. 66–67)”

Yüzümüzdeki maskeleri atsak olmaz mı? İkiyüzlülüğü bıraksak olmaz mı? Özümüzü adaletin, merhametin, vicdanın, gerçeğin suyu ile pişirsek, adam gibi adam olsak daha iyi olmaz mı?

Yalan atının süvarileri menzile hiçbir zaman varamazlar…

Yalan ipine sarılanlar, o ipin boyunlarına bir gün mutlaka dolanacağını bilirler…

Kitabı okumaya devam edelim:

“Ah bahtsız kızım! Abinin başına gelenleri arş-ı âlem bile duydu. Fakat cesedi bulunamadı rahmetlinin. Deniliyor ki geçen sonbahar, kış ve ilkbahar boyunca Fırat, kum yerine bu sefer hep ceset taşımış. Cesetler taaa Suriye’ye kadar vurmadık kıyı, vurmadık kumsal bırakmamış. Hiç bu kadar ocak söndürmemiş, hiç bu kadar gözyaşı döktürmemiş Fırat Fırat olalı. Fırat çıldırmış kızım, bu kadar ceset taşımaktan, bu kadar gözyaşı akıtmaktan…

“Kadınların hangi din, hangi milletten olduğu anlaşılmadığı için bulundukları yere en yakın sahipsizler mezarlığına, yetişkin erkek cesetleri, sünnetli olup olmadığına bakılarak ait olabileceği dindaşların mezar kıyılarına… Mekânı cennet olsun abinin, o da bu sahipsiz mezarlardan birindedir mutlaka.”

Meryem, ağabeyinin hayatta olduğunun sevincini belli etme yerine Hazal’a bakar gibi yapıp ardından gözyaşlarını gizlemek için başını yana çevirdi. Masum ve titrek bir sesle:

“Fırat niye çıldırmış ana?”

Hazal Hanım, her şeyden, hatta Azrail’in peşinde olduğundan bile habersiz bu öksüzün masum sorusuna, ağlama ve gülmeyi içinde taşıyan cevabını bir türlü veremedi. Meryem’in gerçekten yaşananlardan haberi yoktu. Onun dünyası keçiler, oğlaklar ve Karsur ile Dejnik’in dağ yamaçları arasına sıkışıp kalmıştı. Bir de Hazal’ın anlattıklarını biliyordu sadece.

Fırat niye çıldırmıştı?

Hazal derin bir iç çekerek, “Herhalde,” dedi, “ben çoook çok uzaklardan çıkıp Basra’ya kadar etrafımdaki toprağa, ağaçlara, kuşlara, kelebeklere can vermek için yaratılmışım; can almak için, kan taşımak için değil diye çıldırmıştır, canım kızım.”

(S. 74–75)

Hazal Hanım, melek yürekli Kâhta köylüsü annelerden bir tanesidir…

Baba dostunun yetim kızı Meryem’i bağrına basar… Öz evladı gibi yetime sahip çıkar…

Kitabı okumaya devam edelim:

“Kan dökmeyi mertliğin şiarı yapmışların yüreklerindeki kin, nesebinin alnına dağlanmış muhannet yaftasıdır, asla silinmez. (S: 99)”

Kitabı okumaya devam edelim:

“Ne kötüsü kızım; mesele bazı insanların kin, nefret meselesi; hükümran olma ve mal mülkü talan etme hevesidir. Allah herkesi eşit yaratmıştır. Kötülük, iyilik insanın ırkında, dilinde, dininde değil ruhundadır. Ama bunu bilmek, duymak istemiyor riyakârlar. Bilenler de ‘nasıl olsa bu peşin hükmü yıkamaya gücümüz yetmez’ deyip suskunluk sarmalında kalmayı yeğ tutuyorlar. Bu çark, bu yüzden hiçbir engele takılmadan dönüp gidiyor.”

“Ana, bizi nereye götürecekler? Ruha’dan çok daha uzaklara mı gideceğiz? Çok uzaklara gidersek seni bir daha nasıl göreceğim?” (S.121)

Sevgili Mustafa Kayahan bizim topraklarda yaşanmışları edebi dille, roman olarak bize sunuyor…

Bunlar, Kâhta’da çoğunun dedelerinden dinlediği hikâyeler…

Bunlar, iki üç ay aç susuz yürütülen bir deri bir kemik kalmış kadınlara, çocuklara tüfeğini doğrultan vicdansızların yaşadığı topraklarda geçen hikâyeler…

Bunlar, Hazal Ana gibi yüreği merhametle dolu güzel insanların yaşadığı Kâhta’da yaşanmış hikâyeler…

Bunlar, insan özünü koruyanlarla, özlerini üç kuruşa pazarlayan insan suratlı canavar ruhlu kişiliklerin sebep olduğu hikâyeler…

Bunlar, ırkçılıklarını insan kasaplığına dönüştüren çingene Talat’ın, 90 bin insanımızı Almanlara yaranmak için eksi otuz derecede donduran Enver’in, Zaza Ziya’nın, Çerkez Dr. Reşat’ın, B. Şakir’in, Dr. Nazım’ım oluşturduğu çetelerin barbarlığını anlatan hikâyeler…

Bunlar, binlerce yıl yaşadıkları topraklarda bu gün olmayan insanları anlatan hikâyeler…

“NEMRUT TOPRAKLARINDA SUSKUNLUK SARMALI” isimli kitabı o günlerin vahşetinin acısını içimde his ederek okudum…

Sevgili Mustafa Kayahan ellerine sağlık…

Seni yürekten kutluyorum…

Senden gerçeğin dili olacak yeni eserler bekliyoruz…

Edebiyat dünyasına hoş geldin…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir