Ragıp Zarakolu /Hey gidi baba İshak, hey gidi Kahta

Hey gidi baba İshak, hey gidi Kahta

Ragıp Zarakolu

21 şubat 2019 

 

Sırrı Özbek’in Namekan&Baba İshak’ın Uzun Yürüyüşü adlı son romanı bu kez bölgenin bir başka zenginliği olan Aleviliğin çarpıcı bir başkaldırısını konu alıyor, Selçuk ‘Sultan’ına karşı.


Sırrı Özbek, gelecek yıl 70 yaşını doldurup, bizim 70’ler grubuna duhul olacak. Kendisi Adıyaman Kahta’lı. Gizemli hikâyelerle dolu bir coğrafya, ta Komagenelerden, Nemrut dağındaki devasa heykellerden. Özbek, bir anlamda coğrafyasının yaşanmış öykülerini kitaplaştıran bir dengbej, bir anlatıcı.

Bir öğretmen (fizik/kimya) olarak başlattığı meslek yaşamına, bir de avukatlık ekledi, oradan siyasetçi, ama düzeyli bir siyasetçi olarak devam etti. Halkçı Parti’nin, 1980 sonrası 17. Dönem en genç milletvekillerinden biriydi Adıyaman’dan. CHP’den 22. Dönem milletvekili oldu İstanbul’dan. Siyasetçiliğinde, Diyarbakır Cezaevi vahşetini Meclis gündemine taşıyışı ile hatırlıyorum onu. Son dönemde de, iğrenç suikastten sonra Hrant Dink için yaptığı konuşma ile.

Deniz Baykal için çok fazla gelen “nitelikli” bir kimliği olduğu için bir daha seçilmedi. Kılıçdaroğlu ise, neredeyse Deniz Baykal’ı aratır hale soktu sözde siyaseti. Ama iyi oldu Baykal’ın Özbek’e çizik atması, başarılı, dürüst siyasetçi kimliğini, iyi bir yazar olarak sürdürüyor.

Doğan Kitap’tan çıkan “Hasut” adlı kitabı dışında bütün kitapları Belge yayınlarından çıktı: Kökünü Arayan Çınar, Tosbağa Avcısı, Faili Meçhul Bebek adlı öykü kitapları, Taammüden adlı romanı ve Yele Yazılan Yazılar adlı denemeler kitabı.

Kökünü Arayan Çınar adlı bu kitaptaki öyküler, 50 yıllık bir zaman dilimi içinde (1937-1987) acının coğrafyasından sürgüne gönderilerek yok edilmeye çalışılan, hep var oldukları halde, hiç yokmuş gibi gösterilen, onca zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe muhatap olan, onca acılar yaşayan, yok sayılan mazlumların yitik hayatlarından birer kesit sunmaktaydı. Bunlar arasında favorim, 1915’den sağ kalan Ferman’ın öyküsü ile, kendini 12 Eylül zindanlarında bulan türkücü Kahtalı Mıçe’nın öyküsü idi.

Tosbağa Avcısı her nedense bana Osman Hamdi Bey’in tablosunu hatırlatmıştı, orada da eşkıyalığın anlatıları vardı. Kendisi gibi Adıyamanlı olan ve halen zindanda ikamet eden Barış süreci pazarlıkçısı Sırrı Süreyya Önder, Tosbağa Avcısı’nı şöyle nitelemişti: “Sırrı Özbek, yarım asra sığan tanıklıklarını, bir hakikatli komisyona anlatır gibi öyküleştirmiş. Nicedir böyle gerçek bir şey okumamıştım”.

.”

Özel bir coğrafyadan çıkıp, öğretmen, avukat ve siyasetçi olarak yaşadıklarını belleğinde taşıyan Sırrı Özbek, bunları öyküleştirmeyi de başarıyla yerine getirdi. Anlatmak için aynı zamanda dinlemeyi, görmeyi bilmek gerekiyor. “Taammüden” adlı kitabında ise Kürtlüğün anlatılarına dalıyordu. Fatê Hatun’dan bütün bilinmeyenleriyle Şeyh Said Kalkışması’nı, Yusuf Duzcu’dan töre cinayetini ve Zühre’nin hazin sonu, baba katili Derya’dan acı hayatı, Cudi’li Cemal’den, Cemali Hessi Hesen’den Cudi köylülerinin ve Zeynê’nin dramatik öyküsünü aktarıyordu ize.

Ferhat’ın, henüz küçük bir çocukken, Anadolu’nun ücra bir ilinde, babasının vilayet konağı önündeki katafalka konmuş tabutunun önünde başlayan ve İstanbul’da bir sokakta biten macerasıydı anlatılan. İki Herifli Yıldız’ın, Dört Avratlı Sülo’nun, Anadolu’nun kadim bir kasabasında dede ve babası tarafından diri diri gömülerek katledilen ceylan karası gözlü kızın hikâyesi, bir Doğu masalının büyülü havası içinde işleniyordu.

Adaşı Sırrı Süreyya gibi, Özbek’i değerli kılan bir Türk olarak “ötekileştirilenlerin” öykülerine yabancı kalmayışları. Sırrı Önder’in filmi, “Beynelmilel”, herhalde 12 Eylül rejiminin ruhunu yansıtan en başarılı film olarak anılacak ileride, Mussolini İtalyası’nın ruhunu anlatan “Sinema Paradiso” ya da “Amarcord” gibi.

adlı son romanı ise, bu kez bölgenin bir başka zenginliği olan Aleviliğin çarpıcı bir başkaldırısını konu alıyor, Selçuk “Sultan”ına karşı. Destansı bir anlatı. Hey gidi Babai isyanı! Hey gidi yeni Sultan mukallitleri!

Zulüm bu coğrafyanın at oynattığı alan ise, aynı zamanda isyanın, başkaldırının, yani umudun da yöresidir.

Bu coğrafyadan bir de Samsatlı Lukianos çıkmış, sarkastik dili ile. Malatya ile Adıyaman Nemrut’u paylaşamaz. Ne gerek kavgaya, Samsatlı bütün o yörenin ortak adı. Bir zenginlik değil mi, bizim Samsatlı’nın yazılarını Nurullah Ataç, ta 1940’larda çevirmiş, dünya klasikleri dizisinde Maarif Bakanlığı’nın.

Hrant Dink de sahi, Samsatlı idi, değil mi? Misyonerler cinayeti de orada işlendi değil mi? Yörenin anlatıları asla son bulmayacak.

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir