TOSBAĞA AVCISI

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 146

 

 

            Sevgili hemşerim avukat A. Sırrı Özbek’in “KÖKÜNÜ ARAYAN ÇINAR” isimli hikâye kitabının, Belge Yayınları tarafından yayınlandığını yazmıştım…

MAZİYE YOLCULUKLAR  (140)’ta, “KAPANMAZ YARADIR SÜRGÜNLÜK” başlığı ile  “KÖKÜNÜ ARAYAN ÇINAR” kitabını sizlere tanıtmıştım…

 

Sevgili hemşerim avukat A. Sırrı Özbek’in “TOSBAĞA AVCISI” isimli ikinci kitabı da Belge Yayınları tarafından yayınlandı…

 

            “TOSBAĞA AVCISI” bir hikâye kitabıdır…

Biz Kâhtalıların, Adıyamanlıların hikâyesidir… Aslında insanlığın acısı, sevinci, dramıdır…

Belli bir zaman diliminin ustalıkla işlenmiş resmidir…

            Sevgili A. Sırrı Özbek, MAZİYE YOLCULUKLAR yaparak, edebi bir dille büyük çoğunluğumuzun tanıdığı insanları bize anlatmaktadır…

 

            Akıcı bir dille yazılmış “Tosbağa Avcısı” kitabını bir solukta okudum…

            Mazi, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden aktı. Dünü bazen hüzünlenerek, bazen gülerek, bazen de ağlayarak yeniden yaşadım…

 

“KÖKÜNÜ ARAYAN ÇINAR” ve “TOSBAĞA AVCISI” isimli kitapları hala okumayanlara bir önerim var: İki kitabı da kısa sürede bulun, alın ve okuyun.

Seveceksiniz… Kitaplarda kendinizden birer parça bulacaksınız… O günleri yeniden yaşayacaksınız…  Tanıdığınız insanların bilmediğiniz özelliklerini öğreneceksiniz…

 

            Sevgili hemşerim avukat A. Sırrı Özbek’e, sıradan insanlarımızın hikâyelerini yazarak, onları ölümsüzleştirdiği için teşekkür ederim. Ellerine sağlık, diyorum…

            Başka sıradan insanlarımızın hikâyelerini yazarak, onların da kitap sayfalarında ölümsüzleştirmesini dilerim…

 

            Size “Tosbağa Avcısı” kitabındaki hikâyeleri kısaca tanıtmak istiyorum.

Bazı hikâyelerden alıntı yaparak sizinle paylaşacağım…

 

 “DEMIRO” kitabın ilk hikâyesidir.

Demıro’nun hayat hikâyesi ile birlikte Kâhta’da yaşanan bir takım olaylar anlatılmaktadır.

Babamdan ve ağabeyimden bahsetmektedir…

Babamın 1915 yılında 1,5 yaşında bir bebek olduğunu belirtmeliyim…

 

Kitaptan bir alıntı yapayım.

Ermeniler, diğer illerden kafileler halinde Suriye çöllerine sürüldüklerinde, Kâhta’dan geçirilirler.

İki üç ay aç susuz yürütülen kafiledekilere Kâhta’da ne yapılmış,  A. Sırrı Özbek’in kaleminden okuyalım:

 

 “— Benim mavzerim senin filintandan daha iyidir.

  — Yürü lan dürzü, hiçbir tüfek filinta gibi olur mu?

  — Sen ne diyorsun lan? Ben sürgün zamanı on gâvuru sıraya koyup tüfeğimle ateş ettim. Vallahi, kurşunum sekizini de deldi geçti, dokuzuncuda durdu.

 — Ulan teres, benim tüfeğim on gâvuru delip geçti.

 —Öyle hesap yapma. Senin tüfeğinin deldikleri yaşlı kadın ve erkeklermiş. Onların eti gevşek olur, kurşun etlerinden kolayca geçer. Benim seçtiklerim pehlivan gibi gençlerdi. Vurduğum sekiz kişi, senin vurduğun on iki kişinin karşılığıdır…”

 

Birbirine “teres” ve “dürzü” diyenler ki Kâhtalılar bunları çok iyi tanır, Allah’ın verdiği canı nasıl aldıklarını gülerek anlatmaktadırlar…

 

Birimşeli Kürt anne annemden 1915 yıllarında  “teres” ve “dürzü” kişilerin yaptıklarını dinlemiştim ve daha önce yazmıştım.

 

Sevgili A. Sırrı Özbek’in aşağıdaki cümlesinde bir yanlış bilgi var:

“Kasabadaki ilk camiyi çeşmesiyle birlikte, Hamik (Ahmet Hamdi) Ağa yaptırmıştı.”

Sevgili A. Sırrı Özbek, size yanlış anlatılmış…

Caminin önündeki çeşmeyi babam Mustafa Cantekin yaptırmıştı.

MAZİYE YOLCULUKLAR – 128 “KÂHTA’DA UÇUŞAN PARALAR” isimli yazımda bu çeşmenin yapılış öyküsünü anlatmıştım…

gokyuzubilisim.com, Kahtanet.com, kahtahaber.com, edebiyaz.com, siirdostu.com sitelerinde yayınlamıştım…

O bölümü bu yazının bitiminde tekrar vereyim. Bilmeyenler öğrensin…

 

Sevgili A. Sırrı Özbek, babam ve ağabeyim için yazdıklarından dolayı teşekkür ederim…

 

“DURSUN ÇAVIŞ” kitabın ikinci hikâyesidir.

O günleri yaşayanların anılarını tazeleyen güzel bir hikâyedir. Dursun Çavış, Adıyaman ve çevresinde siyasetin nasıl yürütüldüğünün ilginç örneğidir…

 

“ŞERBETTE HÜNNİKE” kitabın üçüncü hikâyesidir.

Bu hikâyede, boyam şerbeti satanları hatırlayacak, ağzınızda boyam şerbeti tadını his edeceksiniz…

 

“GAVIR İMAM” kitabın dördüncü hikâyesidir.

Gavır İmam’ı tanıyanlar anılarını tazeleyecek, tanımayanlar da bu hikâyeden zevk alacaklardır…

 

“TOSBAĞA AVCISI” kitabın beşinci hikâyesidir.

Bizim kuşağın ve büyüklerimizin çok iyi tanıdığı Avcı Avıko anlatılmaktadır… Tazıları ile oynarken seyrettiğim Avıko hakkında çok az şey biliyormuşum…

Bu hikâye ile Avıko’nun yaşamını öğrendim…

 

“QILLOÇÇO” kitabın altıncı hikâyesidir.

Qılloç, anne tarafından akrabamdır. Bu hikâyeyi okurken, çocukluğuma gittim… Evleri ve avlusu gözlerimin önüne geldi. Avluda oturuşunu dün gibi hatırlıyorum… Sesinin güzelliğini o zamanlar duyduğum halde, türkülerini dinlemek bana kısmet olmadı… Qılloç’un acıklı bir hikâyesi var… 

 

“HOP MOTORE” kitabın yedinci hikâyesidir.

Bu hikâyeyi okurken hem gülecek, hem ağlayacaksınız…

 

“PUSUDA” kitabın sekizinci hikâyesidir.

Bir öğretmen, Pusu oyununu oynarken vurulmuştu. Onun acıklı hikâyesidir… Çoğu Adıyamanlı gibi ben de öğretmenin ölümüne çok üzülmüştüm…

 

“KURNAZ” kitabın dokuzuncu hikâyesidir.

Bu hikâyede Ökkeş’in yaşantısı ve acı sonu anlatılmaktadır… Bu hikâyeden etkilenmemek elde değil…

 

“REMİ ZÊNÊ” kitabın onuncu hikâyesidir.

Kâhta’da tanıdık birinin ustalığını anımsarken, acı sonunun üzüntüsünü yaşayacaksınız…

 

“FORTÇU” kitabın on birinci hikâyesidir.

Bu hikâyede fortçuluğu bilmeyenler öğrenecek ve bir fortçınun başına gelenleri ibretle okuyacaksınız…

Etrafınızdaki fortçuları da uyarmayı unutmayın…

 

“İSPİRTOCU” kitabın on ikinci hikâyesidir.

Adıyaman’da çok gördüğümüz Tarzan ve Çıta’nın hikâyesidir…

 

“OKÇU” kitabın on üçüncü hikâyesidir.

Okçu, Kâhta yerlilerinin çok yakından tanıdığı bir insandır. Hala Kâhta’da yaşamaktadır…

Sevgili A. Sırrı Özbek, kitabın önsözünde hala yaşayan bazı hikâye kahramanlarının adını, alınganlığa neden olmamak için değiştirdiğini belirtmektedir…

Okçu’yu okurken kim olduğunu tanıyanlar, Okçu kelimesinin yerine gerçek adını koyarak hikâyeyi okuyacaklardır… 

A. Sırrı Özbek, hikâye kahramanının adını değiştirerek iyi etmiştir. Zaten kitabın amacı insanları incitmek değil, onları bize hatırlatmaktır… Onları unutturmamaktır…

Yazının sonuna Okçu hikâyesinden bir bölüm alacağım. Tanıyanlar hemen Okçu kelimesinin yerine gerçek adını koyacaklardır…

 

“LOBUT USTA” kitabın on dördüncü hikâyesidir.

Adıyamanlı en eski taksi şoförlerden Lobut Usta’nın hikâyesini okuyunca onu sevecek, yaptıklarına güleceksiniz…

 

“KILIÇ” kitabın on beşinci hikâyesidir.

Adıyamanlı eski dava vekili Kılıç’ın hikâyesini beğenerek okuyacaksınız…

 

“EŞKİYA” kitabın on altıncı hikâyesidir.

Köylü Mam Sılo’nun ilginç hikâyesini okuyunca, saf insanlarımızın başına gelenlere şaşıracaksınız…

 

Ben on altı hikâyeyi de severek, beğenerek ve maziye yolculuk yaparak okudum. Sizin de seveceğinize inanıyorum…

 

 

“OKÇU” hikâyesinden bir bölümü birlikte okuyalım:

 

“Doğup büyüdüğü kasabadaki adliyede, askerlik görevini bitirdikten sonra, önce zabit kâtibi, sonra başkâtip oldu. Okçu onun soyadıydı. Adından çok, soyadı kendisine yakıştığından ailesi, amirleri, arkadaşları kısaca herkes ona; “Okçu” derdi.”

Tahmin ettiniz mi?

Aşağıya alacağım davranışını, Kâhta’nın yerlileri olan bizim kuşak yüzlerce sefer izlemiştir…

Buyurun:

“Sıcak, kavurucu, adamı canından bezdiren Ağustos ayının son günlerinden biriydi, vakit ikindi üzeriydi. Okçu, izinli geldiği kasabasında öğlen yemeği yediği lokantaya geldi ve rakı istedi. Lokantanın alkollü içki ruhsatı olmadığından içki yoktu. Onun mazeret dinlemeyeceğini bilen lokanta sahibi, aldığı rakıyı diğer müşteriler görmesin diye, bakır bir tasa koyarak getirdi.

Bakır tasla, bir küçük rakıyı kısa sürede iri bedenine çeken Okçu; uzun kollu, beyaz, naylon gömleğinin kollarını üç kat çemirledi (katladı), ayağa kalktı ve oturduğu tahta sandalyeyi bir tekmeyle parçaladı. Lokanta tezgâhının arkasında, elindeki zırhla kebap kıyması yapan ocakçının elinden pala gibi zırhı aldı, sağa sola kaçışan garsonlara, müşterilere aldırmadan caddeye çıktı.

Cadde, 400–500 metre uzunluğunda, hemen hemen ağaçsız, değişik renkte, şekilde, büyüklükte çay taşlarıyla rasgele döşenmiş, dar, kaldırımsız, eğri büğrü, çarşının bulunduğu tek caddeydi…

… Okçu; vahşi, yırtıcı bakışlarını ahalinin gözlerine dikerek boğuk, korkutucu, kaba ve buyurgan sesiyle adeta yırtınırcasına, haykırıp kükremeye başladı:

— Ula ahali! Bugüne kadar sizi idare eden kanunlar sizlere bir düzen veremedi, haksızlığa uğrayanın hakkını koruyamadı. Zenginin, ağanın, beylerin, fakir fukarayı ezmesine engel olamadı. Şimdi benim kanunnamemi iyi dinleyin! Dinlemeyeni, anlamayanı peygamber hakkı için ki aha bu zırhla kebaplık kıyma gibi yaparım ha!

Madde biir: Haksızlığa uğramışlara sahip çıkmayanların anasını, avradını…

Madde ikii:  Mazluma, garibe, fukaraya haksızlık edenin anasını, avradını…

Madde üüç: Haksızlığa uğrayıp sesini soluğunu çıkarmayanın da anasını, avradını…

Madde dööört: Malı, parası olup da yemeyen zenginin ta anasını, avradını…

Madde beşş: Fukara olup ağanın, beyin, zenginin ardından gidenin avradını…

Madde altııı: Fukara olup ağalara, beylere, zenginlere fedailik, tırşikçilik (çanak yalayan) edenin de anasını, avradını…

Madde yedi: Rüşvet yiyen memurun, memura rüşvet veren adamın da anasını, avradını…

Madde sekiz: Oğullarını, kızlarını okutmayan kim varsa hepsinin anasını, avradını…

Madde dokuz: Çocuklarını okutan fukaraya yardım etmeyen, destek olmayan zenginin de anasını, avradını…

Madde oon: Benim dediklerimi dinlemeyenin, “Okçu sarhoştur, ne dediğini bilmiyor” diyenin, dediklerime hak vermeyenin de ta ecdadını…

İri gövdesini taşıyan ayaklarına giydiği siyah iskarpinlerin taşlı caddedeki tok sesi; görevini zaferle bitirmiş bir kahraman edasıyla, ağır ağır, rahat rahat yürüyüp uzaklaşan Okçu’nun arkasından kesildi.”

 

Sevgili A. Sırrı Özbek’in “Okçu” hikâyesinden bir bölümü sizlerle paylaştım.

Kanunnamesini okuduğunuz… Peki, “Okçu” kimdir?

Tanıdınız değil mi?

Eski çarşıdaki sesi hala kulaklarımda çınlıyor…

 

 

MAZİYE YOLCULUKLAR – 128

 

KÂHTA’DA UÇUŞAN PARALAR

 

            ULU CAMİNİN ÖNÜNDEKİ ÇEŞMENİN YAPILIŞ İLE İLGİLİ BÖLÜM:

1952 yılında yaşanan bir olayı babam bize aktarmıştı.

Ali Çap isimli birinin ayağını kırarlar. Kâhta’da o zamanlar hastane olmadığından ve Ali Çap kimsesiz olduğu için camiye bırakırlar.

 

Babam namaz kılmak için girdiği camide acılar içinde kıvranan adamı görür. Yanına gider, konuşur. Kimsesiz olduğunu öğrenir.

Bizim eve götürür. Kırk gün bakar.

Tuvalet ihtiyacını yatakta babamın yardımıyla yapar. Babam karşılık beklemeden yardım eder… 

Allah rızası için yardım eder…  Bir garip insan olduğu için yardım eder…

Bu gün maaş verilmezse kaç imam bedava ezan okur?

 

Ali Çap yeraltı suları konusunda uzmanmış. Babamın yaptığı iyiliklere karşılık vermek için bir öneride bulunur:

— Mustafa, sen iyi insansın. Hayır yapmayı seviyorsun. Ulu caminin suyu yok. Maddi yükünü sen üstüne alırsan suyu bulur, sana yardımcı olurum.  Cami de suya kavuşur.

 

Babam öneriyi kabul eder. İyileşen Ali Çap ile babam birlikte Ulu camiye gelirler. Ali Çap’ın elinde bir asa, yere vura vura çarşının içinden yukarı doğru çıkarlar. 

Ali Çap, Örfi’lerin dükkânının önünde durur.  Asayı birkaç kez yere vurur. Babama döner:

—Mustafa suyun gözü burasıdır.

 

İşçi tutulur. Kuyu kazılır. Dediği doğrudur, su bulunur. 

Kuyular kazılır.  Kuyular tünellerle birbirine bağlanır. Çalışma Yurdakulların kahvesinin önüne geldiğinde, babamın ekonomik gücü tükenir. Bir yetim demircidir… Kazancının tek kaynağı alnının teri, bileğinin gücü ve yeteneğidir… Haram lokmalara küstür… Elini sürmez… Haramı sofrasına koymaz… Genlerinde dürüstlük vardır…

Çareler düşünür. Çözümler arar.

Halk fakirdir. Babam o kadar masraf, o kadar emek boşa gitmesin diye Ağaya gitmeye karar verir.

 

Umutla ağanın kapısını çalar:

—Ağam, camiye su getirdiğimizi biliyorsun. Az mesafe kaldı ama param bitti. Yardım edersen bu iş kısa sürede biter.  Su hayırlı bir iştir. Sen de sevap kazanırsın.

Ağa öfkelenir. Babama sertçe cevap verir:

— Bana ne caminin suyundan. Nasıl başlamışsan öyle bitir…

 

Babam boynu bükük Ağanın evinden ayrılır.

Borçlanarak, kendi olanaklarıyla çeşmeyi bitirir.

Ulu Caminin çeşmesi,  Ali Çap’ın uzmanlığı, Demirci Mustafa’nın alın terinin kazancıyla hizmete girer.

Torbayla kâğıt paraları olan bir Ağa, neden cami için yapılan çeşmeye katkıda bulunmamıştır?

O günden bugüne dek düşündüm.

Hala çözemedim. Çöz çözebilirsen…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir