VAHŞETİ GÖRDÜM LİCE’DE–3

 

 

 

Bu gün 24 Ekim 1993. Pazar gününün sabahı…

Vahşetin üçüncü gününde sokağa çıkma yasağı uygulanıyor…

Birçok mahallede hala duman tütüyor…

Yanık kokusu genzimizi yakıyor…

 

Evdeyiz… Ben, eşim ve çocuklarım şaşkınlığımızı üstümüzden atmış değiliz… Yaşadıklarımıza, canlı kaldığımıza inanamıyoruz… Eşim ve çocuklarım hala korkuyor… Ben korkularımı, endişelerimi içime atıyorum: Aileme sezdirmek istemiyorum…

Lice’ye geldiğimize bin pişmanız…

Aç kalmak ölmekten iyidir; İstifa edip buradan gitmeliydik düşüncesinde birleşiyoruz…

Kendi aramızda yaşadıklarımızı konuşuyoruz…

 

Cuma günü okuluna giden yedinci sınıf öğrencisi kızım, kendi okulunda yaşananları anlatıyor:

— Baba atış başlayınca, hemen okulun al katına indik. Hasan öğretmenle birkaç öğretmen daha tuvaletlere girdiler… Okulumuzun komando taburuna bakan tarafına yağmur gibi kurşun geliyordu. Okulumuzun bahçe duvarına top mermisi deyip duvar yıkılınca çok korktuk. Ben, pencereden yıkılan duvara bakınca, evimizin yanında yükselen alevleri gördüm… Annem ve kardeşim yanıyorlar diye ağlamaya başladım. Eve doğru koştum. Mermi sesleri kulaklarımı delecekti… Eve kavuştum. Bizim ev yanmamıştı. Karşı komşularımız Ömer ve Kamil amcaların oturduğu iki baraka tamamen tutuşmuştu… Eşi ve çocukları yalınayak üstümüzdeki eve doğru koşuyorlardı… Eve girdim. Annem, kardeşime sıkıca sarılmış, duvarın dibine sinmişti… Ben de annemin yanında duvara yapıştım…

 

            Bizim okula top atışı yapılmamıştı. Top atışı yapılsaydı baraka okulumuz yerle bir olur, hepimiz ölürdük… Bizim okulun tuvaletinin çatısına roket değdi. Çatıyı uçurdu… Gördüm…

Kızıma sordum:

—Okulunuzun bahçe duvarına top mermisi mi değdi:

Kızım yüzüme baktı:

— Bizim taş duvarda okulumuzun büyük kapısı kadar bir kapı açıldı… Eğer saklandığımız sınıflara değseydi hiç birimiz kurtulmazdık…

 

            Çocuklarıma okulda yaşadıklarımın hepsini anlatırsam bir tek gün bile Lice’de durmazlardı…

Bir olayı bilmelerini istiyordum…

Ben de size yaşadıklarımdan birini anlatayım:

— Olay Cuma günü sabah saat dokuzu yirmi geçe başladı. Gündüz gözüyle, on bin askerin, polisin olduğu bir ilçeye kimse baskın düzenleyemez… Lice’ye giriş ve çıkışlar askerin, polisin kontrolündedir… Yine de merak ettim… Hepiniz bilirsiniz… Bizim birinci sınıfın pencerelerinden komando taburunun içini, avucunuzun içi gibi görürsünüz… Sürünerek birinci sınıfa girdim. Duvarı siper yaparak ayağa kalktım… Pencerenin kenarından tabura baktım. Bütün askerler ayaktaydı. Ben okulun içinde alçak sürünme ile sağa sola gidiyordum… Askerler ayakta panzerlere, tanklara mermi taşıyorlardı. Çatışmalarda askerler siperlerde olur. Taburda siperde bir tek asker yoktu. Ayakta mermi taşıyan, evlere, okula mermi atan askerleri gördüm. Görmez olaydım: Ayakta duran, okulumuza bakan bir askerle göz göze geldik… Pencerenin kenarından uzattığım kafama doğru tetiğe bastı… O tüfeği doğrulturken, kendimi yere attım…  Gözümü dayadığım cama bir tarak mermi boşaldı… Kendimi yere atmasaydım, babasız kalmıştınız… Yattığım yerden kafamın hizasından duvarlara saplanan mermileri izliyordum. Yanıma pencerenin camları düşüyordu… Ben bir çatışma olmadığını, bunun tek taraflı bir saldırı olduğunu anladım ama merakımın bedelini az kalsın canımla ödüyordum… Daha önce de diğer sınıflardan, koridordan okulun kuzeyine, güneyine, doğusuna baktım… Timlerden, askerlerden ve Lice’nin sokaklarında gezen ve tarama yapan panzerlerden başka bir şey görmemiştim.

 

Biz aramızda sohbet ederken, pille çalışan küçük radyomuz açıktı.

Haberler başladı. Sohbeti kestik. Lice ile ilgili bir haber verirler diye merak ediyordum…

Lice ilk haberdi… Spiker, teröristlerin Lice’yi bastığını, yaktığını söyledi… Sevgili Bahtiyar Aydın Paşanın pencereden seyrettiğim komando taburunda teröristlerce vurulduğunu ekledi… İlk defa duyuyordum… Deniz Baykal’ın Duru karakoluna kadar geldiğini, orada bekletildiğini söyledi…

Sevgili Bahtiyar Aydın Paşanın iyi bir komutan olduğunu duymuştum… Bu işte bir bit yeniği var dedim ve ekledim:

— Bir taşla iki kuş vurdular. Hem Paşayı vurdular, hem Paşayı bahane edip Lice’yi yaktılar…

 

Sevgili Bahtiyar Aydın Paşanın öldürülüşüne çok üzüldüm…

            Deniz Baykal’ın Duru karakolunda olmasına çok sevindim. Deniz Baykal on kilometre ötemizdeydi… Yanında muhakkak gazeteciler vardı…

Lice’ye bir gelseler, evlere artık sarı sıvı sıkılmayacak, kibritle, çakmakla tutuşturulmayacaklardı… Çatışma oldu deseler de basın gerçeği görecekti. Üç beş namuslu gazeteci çıkacak, doğruyu yazacaktı…

Biz de ailecek daha büyük tehlikelerle karşılaşmayacağımız için seviniyorduk…

           

Dış kapımız vuruldu. Kapıya çıktım. Bir öğrencim karşımda duruyordu. Çocuk ağlıyordu… İçeri aldım. Merakla sordum:

— Ne oldu canım?

Çocuk ağlayarak konuşmaya başladı:

— Öğretmenim! Öğrenciniz Hüseyin Cantürk’ün evlerine top mermisi atmışlar… Hüseyin ile iki kardeşi ölmüş… Cenazeleri karşı mahalledeki camidedir…

Şaşırdım… Yıkıldım:

            — Hüseyin Cantürk mü? Bizim öğrenci Hüseyin. Şoför Kerem’in oğlu Hüseyin. Küçük tamirci Hüseyin. Küçük arkadaşım Hüseyin. Olamaz!

— Evet, o Hüseyin.

 

Eşim ve çocuklarım yanımıza geldi. Hüseyin’i onlar da tanıyorlardı. Evimizin yolu üzerinde motor tamircisi ve lastikçi Osman amcasının işyeri vardı. Amcasının yanında çalışırdı. Motosikletim eskiydi. Sık sık bozulurdu. Biz de Osman ustanın yanına giderdik… Hüseyin bir kardeşimiz, bir evladımız gibiydi…  

Eşim ve çocuklarıma:

— Ben gidiyorum. Ben camiye gidiyorum, dedim…

Eşim ve çocuklarım itiraz ettiler:

            — Dışarı çıkma yasağı var. Gitme seni de vururlar.

— Beni de vursunlar. Hüseyin’i vurmuşlar. Küçük kardeşlerini vurmuşlar. Ben gidiyorum.

 

Dışarı çıkma yasağına rağmen yanmış evlerin arasından, ara sokaklardan geçerek camiye gittim. Caminin avlusuna girer girmez, Osman Ustayı gördüm. Caminin avlusunda bir taşa oturmuş, başını ellerinin arasına almış, önündeki battaniyelere sarılı üç yeğeninin cesetlerine bakıyordu.

Bir günde yirmi yaş birden ihtiyarlaşmış gibiydi. Osman Ustayı öyle görünce, dondum kaldım. Durduğum yerden Osman Ustaya bakıyordum. Osman Usta beni gördü. Kendini zorlayarak ayağa kalktı. Birbirimize sarıldık… İkimizin de gözlerinden boncuk boncuk yaşlar boşaldı. Bir süre öyle sessiz kaldık. Konuşamadık…

Vücudu acıdan mı, sinirden mi, çaresizlikten mi elektriğe vermişler gibi titriyordu. Osman Ustanın kollarına girerek, biraz önce kalktığı taşa tekrar oturttum. Yanına çöktüm. Bir sigara yakıp Osman Ustaya verdim. Bir sigara da kendim yaktım. Sigaralar bitene kadar hiç konuşmadık…

            Sigaralarımız bitince boğazımdan zorla dökülen kelimelerle sordum:

            — Nasıl olmuş?

            — Hüseyin okuldan kaçarak eve gitmiş. Biliyorsun ev taburun karşısındadır. Eve top mermisi atmışlar. Top mermisi beton duvarı yıkmış. Bu Hüseyin, şu ikisi de Hüseyin’in küçük kardeşleridir… Anneleri de ağır yaralıdır.

 

Hüseyin’in sarılı olduğu battaniyeyi yavaşça açtım. Hüseyin’in kalbine değen şarapnel parçası, küçücük kalbini parçalayıp dışarı atmıştı…

Gözleri açıktı. Bana bakıyordu… Beni sorguluyordu… Hüseyin o kanlı battaniyenin içinde sorular soruyordu:

— Öğretmenim, beni neden öldürdüler? İki küçük kardeşimi neden öldürdüler? Annemi niye ağır yaraladılar? Bizim suçumuz neydi? Filler tepişirken çimler ezilir, derdin… Öğretmenim biz çim değiliz… Bizim insan olduğumuzun farkına kimse varmayacak mı?

Hüseyin’in gözlerinden gözlerimi kaçırdım… Battaniyesini yavaşça üzerine örttüm.

            Osman Usta, Hüseyin’in küçük kardeşlerinden birinin daha battaniyesini açtı. Kafasına isabet eden şarapnel parçası girdiği yeri yakmıştı… Kafatasının içini sanki boşalmıştı… Yeniden sarsıldı.

Diğer kardeşe bakamadım. Küçük çocuğun battaniyesini açacak gücü kendimde bulamadım…

 

            Camide on ceset daha saydım… Kanlı bedenleri ile upuzun yatıyorlardı…

Bir memur arkadaş cami avlusuna girdi. Elinde kâğıt kalem vardı. Ne yaptığını sordum:

— Ölülerin sayısını ve isimlerini yazmakla görevlendirildim. Dört camiye gittim… Bu beşinci camidir… Elli yedi ölü tespit ettim… Diğer camilere de uğrayacağım… Gördükleri bütün erkekleri emniyete ve komando taburuna götürüyorlar… Yüzlerce kişi gözaltına alındı… İçlerinde yabancı öğretmenler de var… Ortalıkta gözükmen yanlıştır… Jandarma garnizonun önünden açılan ateşle Karadenizli bir öğretmen ölmüş… Adını öğrenemedim. Buralarda durman yanlıştır… Çok dikkatli bir şekilde evine git… Dışarı çıkma, başına iş açacaksın…

 

Bedenimde kan çekilmiş gibiydi… Hangi öğretmen arkadaşım vurulmuştu… Karadenizli çok arkadaşım vardı…

Sararmış, yıkılmış, alt-üst olmuş bir şekilde ara sokaklardan, yanmış evlerin arasından, bahçelerden geçerek eve döndüm…

Bir odaya kapandım. Ağlamaya başladım…

Hayatımda böyle vahşet görmemiştim… Fillere de fillerin sahiplerine de isyan ediyordum…

0 Paylaşımlar

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir